Second Mother: Mesafenin Bağladıkları



Brezilya sinemasının bu yıl öne çıkan filmlerinden, 2015 yapımı Second Mother, yönetmen Anna Muylaert’in özgün sinema dili ve kamera tercihleri ile birçok festivalde gösterim şansı buldu. Sundance’te ise Jüri Özel Ödülü’ne Berlin’de ise Panorama Seyirci Ödülü’ne layık görülen film, Sao Paulo’da varlıklı bir ailenin evinde yatılı olarak hizmetçilik yapan Val’ı odağa yerleştiriyor. Kendi hayatını, iş içerisine konumlandırmış güçlü bir kadın karakter olarak resmedilen Val, uzun yıllardır ailenin ev işlerini yaparken bir yandan da evin tek çocuğu olan Fabinho’ya da adeta annelik yapmaktadır. Fabinho’nun gözünde anne, evin hanımı Barbara ve kocası Carlos açısından ise sadece bir hizmetçi olan Val’ın rutin görülebilecek samimi hikâyesi, 10 yıldır görmediği kızı Jessica’nın üniversite sınavına hazırlanmak için Val’ın yanına gelme kararı almasıyla büyük bir değişikliğe uğruyor.

Anna Muylaert filminin açılış sekansındaki flashback ile bizleri Fabinho’nun çocukluğuna götürüyor. Evin havuzunda yüzen, oynayan Fabinho ile havuzun kenarında dikkatle onu izleyen Val’ı görüyoruz. Val, Fabinho’nun çok ısrar etmesine rağmen havuza girmek istemiyor, bahanesi ise basit, mayosunun olmaması. Bu sahne ile yönetmen, girilmeyen havuzun film için en önemli metaforlardan birine dönüşeceğini dikkatli seyirciler için daha ilk sahnede öngörülebilir kılıyor.

Aralarındaki samimiyet oldukça belirgin, anne şefkati ile yaklaşan Val’e bir telefon geliyor. Telefondaki kızı Jessica, onu özlediğini, sevdiğini söylüyor ve telefonu kapatıyor. Sahnenin bitimine yakın küçük Fabinho’dan Val’e “Kimi seviyorsun?” ve “Annem nerede?” soruları ardı arkasına geliyor. İnanılmaz bir dualite yaratan yönetmen kendi kızından uzakta çalışmak durumunda kalan işçi bir anne ile iş hayatının içerisinde oğluna zaman ayırmakta zorlanan varlıklı bir anneyi tek cümle ile sorgulatabiliyor.

Filmin başlangıcına koyulan bu sahne aracılığıyla, Fabinho ve Val arasındaki anne oğul ilişkisinin temelleri atılıyor. Film, flashback sahnesi tamamlanıp kamera günümüze döndürüldüğünde Val ve Fabinho’nun anne-oğul ilişkisini sorgulamadan kabulleniyoruz. Kendi içlerinde harika anlaşan kesinlikle beklentisiz şekilde birbirini seven bir anne oğul gibi adeta Val ve Fabinho. Tek farkla, Val malikânenin arkasındaki derme çatma küçük odada kalıyor.

Second Mother daha önce çokça karşılaştığımız, bir yabancının gelmesiyle işlerin düzeninin bozulduğu filmlerden hemen ayrışıyor. Özel alan içerisine seyircisini organik bir şekilde dâhil ederken, Val ve evin hanımı Barbara ile karşılıklı sınırların çoktan çizilmiş ve iki tarafın da kural ihlali yapmadığını gözlemliyoruz. Sınıfsal ayrışma bizleri uzaktan rahatsız ederken Val için ise durumu oldukça normal karşılıyor.

Bu noktada uzaklardan gelen Jessica’nın sınıfsal farklılığı Val gibi algılamıyor oluşu, filmin ilk çeyreğinde bizlere özenli bir şekilde sunulan hanenin rutinini patlatan bir dinamit olarak devreye giriyor. Jessica şahsına münhasır tavırları ve kendine olan güveni ile eve ilk geldiği anda evin erkeklerini etkilerken Val kendini yeni bir ev bulana kadar kızıyla birlikte çalıştığı ailenin evinde nasıl kalacağının planlarını yaparken buluyor.

Kadın bir yönetmenin elinden çıkan Second Mother, sinemada oldukça aşina olduğumuz erkek bakışına (male gaze) darbe vuran hamleler yapıyor. Kadınları odağa oturtarak seyircinin genel kalıplarda beklentisini çok iyi bilerek özgün bir anlatım dili oluşturuyor. Filmde erkek karakterler sadece çeşni katıyor ve onlardan belli noktalarda dramatik çatışmanın kurulması için yararlanılıyor.

Val Odağında Sınıfsal Söylem

Evin hanımı Barbara, stil danışmanlığı yapmakta ve bir ikon olarak sanat çevrelerince el üstünde tutulmaktadır. Hayatından oldukça mutlu görünen Barbara’nın hane içerisinde ise oğlu Fabinho ve kocası Carlos ile arasındaki soğukluk giderek artmaktadır. Filmin sınıfsal söylemini güçlendirmek için anne arketipi ve kadın olmak üzerinden oturtuyor olması ise gücüne güç katan noktaların başında geliyor.

Barbara’nın kocası Carlos – Evet bu tanım sığ gözükse de Carlos karakteri istemli şekilde bu cümleyle tanımlanması için yaratılmış adeta!- ise etrafı tarafından en iyi olarak tanımlanan bir ressam. Ancak en iyi(!) olmak ona pek de iyi gelmemiş ve resim yapmayı bırakmış, kendi mutsuzluğu içerisinde savrulmaktadır.

Val, evin hizmetçisi olmaktan ya da evin arka kısmındaki küçük bir odada kalmaktan hiç rahatsız değil hatta işverenleri ile arası oldukça iyi, hayatından mutlu, işçi işveren zinciri içerisinde kendi güvenli alanını yaratabildiğini düşünen bir karakter olarak göze çarpıyor. Ancak Jessica’nın gelmesi ve bu ilişki zinciri içerisinde annesinin konumlandığı yerden memnun olmayan ve daha fazlasını isteyen tutumuyla Val için işleri zorlaştırmaya başlıyor.

Dışarıdan bir gözle Val karakteri baktığı tablonun tanımsız alanlarını belki bilgi belki motivasyon eksikliğinden dolayı dolduramazken kızı Jessica’nın gelişiyle tanımsız alanlar yavaş yavaş etkileyici mizansen ve olaylar ile tanımlanır hale gelmeye başlıyor. Jessica’nın üniversiteye hazırlanan yeni nesil genç kadın portresi öylesine doğal ve öylesine içe işler şekilde sunuluyor ki bir anda evin misafir odasında kalmaya başlaması evin sahipleri ile kurduğu samimi diyaloglar bizleri şaşırtmıyor, aksine Val’in kabullenen tutumunu sorgular hale getiriyor. Bizim zamanımızın ruhu ile hareket eden bu genç kadın devamlı vurguluyor annesine ve bizlere karşı: “Evin çalışanı sensin ben değilim. Kendimi sınırlandırmak zorunda değilim.”

Jessica’nın güçlü karakteri ince ince işlenmiş filmde, bizler etkilenirken, gözle görülür şekilde Fabinho ve Carlos’un da Jessica’dan hoşlanmaya başlaması hiç de ters köşeye yatırmıyor bizi. Belki de daha Jessica’nın eve ilk girişiyle birlikte Barbara’nın geri planda kalması ancak evin erkekleri olan Carlos ve Fabinho’nun ona doğru hamle yaptığı sahne ile yönetmen çoktan bizi yönlendirmişti.

Fakat evin hanımı Barbara üzerinde olumsuz değişikliklere sebep oluyor bu ortam. Sorunu yansıtabileceği tek merci olarak Val’ı gören Barbara’nın tavırlarında da değişiklikler ortaya çıkmaya başladıkça eziliyor Val, kızının rahat tavırlarından sınır tanımazlığından utanıyor hatta. Ancak aslında yaşayıp görmesi gereken bir eğitim sürecinden geçtiğinin farkında değil Val.

Bu süreç içerisinde görmezden geldiği bazı noktaları daha ayan beyan tanımlayabilir hale geliyor Val. Örneğin evin hanımının doğum gününde özenerek aldığı fincan setini Barbara’ya hediye ettiğinde, özel günlerde kullanalım şeklinde bir dönüş alıyor. Ancak hemen akşamına evde gerçekleşen kutlama gecesinde kullanmak için bir heyecanla ortaya çıkardığı fincan seti Barbara tarafından gecenin konuklarına uygun bulunmayarak apar topar kutusuna geri gönderiliyor. Fincan seti üzerinden tanımlanan estetik değer yargıları Barbara ve Val arasındaki görünmez çizgiyi herkesin görebileceği bir hale getiriyor. Siyah ve beyaz olan fincan takımının renkleri gibi ayrışıyor Val ve Barbara. Ve ana karakterimiz işçi-işveren denklemi içerisinde önemli bir kırılma noktası yaşıyor.

Carlos ve Jessica: Orkestra’nın Şefine Darbe

Jessica, Sao Paolo Mimarlık Fakültesine girmek için annesinin yanına gelmiş ve başaracağına inancı yüksek ancak evin hanımı Barbara bu isteği duyduğunda adeta Val’ın, evin hizmetçisinin kızının burayı kazanmasının imkansız olduğunu düşünerek orasının ne kadar zor kazanılacağına dair yorumlar yapadursun, Jessica neden mimarlık fakültesinde okumak istediğini en tok sesiyle yüksek bir şekilde açıklıyor: “Bence mimarlık toplumsal değişimin en önemli etkenlerinden biri.”

Val nasıl çoğu zaman Barbara için görünmez ise Jessica’dan Barbara’yı görünmez addediyor. Konuştukları, stil danışmanı bir ikon olması hatta evin hanımı ve annesinin işvereni olması hiç önemli değil Jessica için. Bu noktada Carlos Jessica’nın olduğu sahnelerde daha sık karşımıza çıkar hale geliyor. Karısı ile olan sentetik dünyadan kaçabileceği bir sığınak olarak görüyor belki de Jessica’yı. Tabii ki bu durum Carlos için arzu nesnesi olmaktan çıkaramıyor Jessica’yı.

Carlos’un bakış açısına düştüğümüzde genellikle Jessica’dan bir beden parçası (kimi zaman kolundan kimi zaman bacağından) görüyoruz. Carlos’un bakış aldığı noktalar ile Jessica’dan etkilendiğine dair işaretleri yönetmen ısrarla önümüze koyuyor.

Carlos,  tam anlamıyla günümüz üst ya da üst orta sınıf entelektüel erkeğinin klişelerden özellikle arındırılmamış halini temsil ediyor. Kalıp halinde önümüze getirilen bu erkek karakter, film boyuncu izler kitlenin her hamlesini tahmin edebildiği, böylesine oyuncaklı bir senaryonun adeta en sası bölümlerini oluşturuyor. İstemli şekilde izlenen bu metin stili izleyiciyi giderek aksi istikamete yönelterek Carlos yerine karşısında konumlandırılan kadın karakterlere tutunmamızı sağlatıyor.

Çalışmayan, bolca uyuyan bir ressamın böylesi bir maddi ferahlık ortamını eşi Barbara’nın kurduğunu düşünürken, yanıt Jessica ile konuştuğu sırada Carlos’tan geliyor, her şeyin kendisinin olduğunu ve babasından miras kaldığını vurguluyor ve ekliyor: “Orkestranın şefi benim.”

Jessica’nın o anda veremediği yanıt Carlos’un onu öpmeye yeltendiği başka bir sahnede ağzından dökülüyor: “Yapma, Jose Carlos.”

Özgürlük Alanı Olarak Havuz

Havuz etrafında çokça dolanan hikayenin kırılması, Jessica’nın Fabinho ve arkadaşı tarafından eğlenceli bir şekilde havuza itilmesiyle gerçekleşiyor. Kesinlikle girilmemesi gereken havuz sınırı kırılmış oluyor. Evin hanımı Barbara’nın duruma karşı tutumu ise ertesi gün Val’e söylediği şu cümle ile netleşiyor: “Havuzda ne gördüm biliyor musun Val, bir Fare!” Val kızını koruyacak birkaç cümle etmeye çalışsa da nafile. Jessica artık annesinin böylesi tahakkümlerle dolu bir dünyada yaşıyor olmasını kaldıramayarak sınavdan bir gece önce evden kaçıyor.

Ertesi gün sınav sonuçları kontrol edilirken Fabinho’nun sınavının pek de iyi geçmediğini ancak Jessica’nın sınavı kazandığını öğreniyoruz. Hemen akabinde Val’ın havuza girip kızını aradığı sahne ile yapılı çevre kısıtlamalarının, öğrenilen sınıfsal yargıların hepsi o havuzda eriyip yitiyor. Bir arınma metaforu olarak su Val’i yeniliyor.

Fabinho’nun Avustralya’da bir okula gidip orada sınava hazırlanacağını öğrenmesi ise Val’in işten ayrılma kararını hızlandıran aksiyon oluyor. Val’in kurguladığı işçi-işveren ilişkisinde büyük yeri kaplayan duygusal bağ da yok oluyor ve Val işten ayırılıyor.

Second Mother’da, mesafe ve sevginin mesafeye dayalı aktarımı her an karşımıza çıkıyor. Bir yanda kendi kızına iyi bir hayat sunabilmek için başka bir evde hizmetçilik ve evin oğluna annelik yapan Val, diğer yanda standartlarını yüksek tutmaya çalışırken kendi oğlunu es geçen Barbara.

Film, anneliği, sınıfsal söylemleri, ilişkileri ve en çok da mutluluğu masaya yatırıyor. Yönetmenin sunduğu izlek içerisinde belki de son sürprizi Jessica’nın da bir oğlunun olduğunun Val tarafından öğrenilmesi. Brezilya dizilerinden alışkın olduğumuz bu sürprizi kesinlikle hoyratça harcatmayan yönetmen, ilmek ilmek işleyerek bir döngünün nasıl ucuzlatılmadan sunulacağına dair ders niteliğinde bir final ile bağlıyor.

Barbara’ya hediye ettiği siyah beyaz fincan takımıyla evinde kahvesini içerken torununa bakma kararını veren Val, başka bir şekilde başa dönmüş gibi görünse de, film tüm süresi boyunca en samimi haliyle mecalini anlatmış ve izleyen herkesin suratında da kocaman bir gülümseme bırakmış oluyor.

Comments are closed

Second Mother: Mesafenin Bağladıkları

Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam

Mommy: İç Açıları Kestirilemeyen Bir İlişki Üçgeni

Filmekimi 2015’te Görülmesi Gereken 10 Film

Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye?

Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz

34.İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken 12 Film

Bir “Canavar Devlet” Panaroması Olarak Leviathan

Blade Runner Üzerine Bir Kent / Sinema Analizi

Çocuklarınızla İzleyebileceğiniz 8 Kısa Film