Kış Uykusu: İnsan Doğası Üzerine Bir Film



Kent ve taşra arasındaki çalkantılı ilişki, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin ortak konusu ve sinemasının en önemli unsurlarındandır. Yönetmen, her filminde ilmek ilmek bu ilişkiyi dokur. Ancak Altın Palmiye’li son filmi, Kış Uykusu’nda sınıflar arası bir bağlam üzerinden tartışma daha da çetrefilleniyor. Filmin 3 saat 16 dakikalık süresi, tartışmaya izleyicilerin de dahil olmasına hatta tarafları adeta bir karar verici mantığıyla dinlemesine imkan tanıyor.

Uzun yıllarını tiyatro oyunculuğuna adamış Aydın, eskiden çeviriler yapan ancak artık sadece arada sırada dergi karıştıran ablası Necla ve kendisinden yaşça çok küçük olan karısı Nihal ile Kapadokya’da işlettikleri babadan kalma otelde yaşamaktadır. Ancak kent yani merkezin taşra üzerindeki hegemonyası filmde karakterlere de sirayet etmiş, Aydın ve ailesini bu sistem içerisinde sessiz bir şekilde üstlere doğru taşırken Aydın, yörenin önde gelen zenginlerinden sıfatını çoktan boynuna asmıştır bile. Filmdeki en büyük çatışma tam da bu noktada patlak verir. Aydın’ın evlerinden birinde oturan imam ve ailesi kirayı ödeyememiş ve Aydın bir kentli refleksi ile durumu avukatları üzerinden mahkemeye sevkedince imamın annesi, kardeşi ve kardeşinin ailesi ile yaşadığı eve icra gelmesine sebep olmuştur. Lakin Aydın, taşrada bu tarz durumların beklenmedik sonuçlara yol açacağını öngörememiş ve bu durum imam’ın hapisten yeni çıkmış işsiz olan kardeşi İsmail’in, icraya gelenlere zorluk çıkarması sonucunda polis tarafından küçük çocuğu önünde tartaklanmasına neden olmuştur.

AYDIN VE ÇOCUK

Korku ile karışık, tarifi zor bir aşağılama arzusu vardır artık Aydın’ın gözlerinde. Bunu o küçük çocuğun “küçük” ailesinin evinin bahçesine bakarken anlarız. Ama hala konduramayız, ta ki ablası ile arasında geçen bir konuşmada, kiracılarının evinin halinin berbat durumda olduğunu anlatana hem de bunun tüm sorumluluğunu, “…evde kadın olmasına rağmen” minvalinde bir cümle ile kadına yıkana kadar. Yaşam standartlarının ve koşullarının farklılığı üzerine hiç kafa yormadan, o sınıfa dair estetik kaygılarını dile getiren Aydın’ı tanımlamak için çok da düşünmeden bulunabilecek kelime; tuzukuru olsa gerek. Çünkü Aydın, inandığı her şeyi depoladığı, inanmadıklarını ise dışarıda bıraktığı mağarasında istediğini dile getirebiliyor. Bu karanlık mağaraya ışık, bazen kılcal çatlaklardan bazen de kocaman çatlaklar arasından giriyor. Ancak Aydın, her seferinde kendi doğrularına tutunup diğerlerini bertaraf etmeyi başarabiliyor.

Babasının ortalık yerde dayak yediğine, evlerinden televizyonun götürüldüğüne şahit olan bir çocuğu yapacaklarından ne kadar sorumlu tutabiliriz ki. İşte o 9-10 yaşlarındaki çocuğun öfkesiyle atılan bir taş, Aydın’ın arabasını yoldan çıkarır. Küçük bir kıvılcım çoktan ortalığı yangın yerine dönüştürmüştür. Dışarıdan gelen bu itki ile Aydın sarsılmaya başlar.

HİDAYET VE İMAM

Ancak bu sarsıntının etkisini azaltmak için siper olarak kullandığı yardımcısı Hidayet vardır. Aydın ve ailesinin otelinde, evlerinde  neredeyse her türlü işlerini kolaylaştırmak için çalışır. Taşradaki ev kiralarının eksiksiz ödenmesi, alım satım ve buna benzer işlerle o uğraşmaktadır. Ancak Aydın’ın çalışanı olmaktan aldığı haz onun da kendisini statü olarak gördüğü noktayı değiştirmiştir. İmam ile Hidayet’in konuşmalarından anlarız ki Hidayet, kendini İmam’dan üstün görme eğilimindedir. Onu, küçümser, alaycı tavır ve cümlelerle iğneler. Oysa ki o da taşradan biridir. O da bir çalışandır. Ancak kral olamasa da kralın yanında olmanın dahi onun toplumdaki konumunu değiştirmiş olduğuna inanmış ve büyük bir aldanmanın içerisine düşmüştür. Varlıklı olana karşı eğilip bükülen imam, çocukluktan beri tanıdığı adam tarafından da ötelenmiştir. Hidayet varken, Aydın adeta orada değilmiş gibi davrandıkça, Hidayet bu büyük aldanmanın zirvelerine doğru tırmanmış, bu durum İmam’ı da çözümü Hidayet ile değil Aydın ile yüzyüze konuşarak bulabileceğine inandırmıştır.

AYDIN VE İMAM

İmam, camiye yakın olan evini kaybetmemek adına kendi karakterini kaybetmeye yakınsayan bir duruş ile Aydın’la görüşmeye gittiğinde ise olay derinlik kazanır, artık sadece bir kira ödeyememe durumu değildir konu. Bizlere sınıf çatışması izletmeye soyunur yönetmen. Aydın, Kendi mağarasında daha da karanlık bir hal alır. Yaklaşık 10 km yol yürümüş İmam’ın ayak kokusuna dahi dayanamaz, İmam’ın yüzüne bakmaktan bile imtina eder. Konuşmanın devamında ise bir daha buraya otele gelmemesini, -sürekli kendisinin çok da önemsemediğini hissettirdiği- parasal meseleleri Hidayet ile ya da avukatları ile çözmesini söyleyerek İmam’ı adeta kovar. Ancak her şeyini kaybetmek üzere olan inançlı bir imam için bunlar yeterli olmayacak, tekrar gelecektir, bu sefer taşı atan yeğeni de yanındadır ve Aydın’ın eli öpülecek, özür dilenecektir. Ancak çocuk rahatsızlanır ve eli öpemeden yere düşer. Nuri Bilge Ceylan, bu gibi hamleleri filmde karşımıza çok önemli noktalarda koyuyor. Filmin akışını yönlendiren bu dokunuşlar çoğu zaman romantizme yaklaşır nitelikte. Ancak seyirciye, karakterleri adeta roman karakterleri gibi derinlemesine inceleyebilme ve uç durumlardaki tepkileri ile okuyabilme şansı tanınmış oluyor.

AYDIN VE NECLA

Dışarıda bunlar olurken asıl çözülme içeride çoktan başlamıştır bile. Başlarda Aydın’ın yerel gazeteye yazı yazdığı anlarda ona çay getiren, metinleri okuyup olumlar bir tavır segileyen ablası Necla, giderek artan yalnızlığının üstesinden çok da iyi gelememektedir. Aydın ve Nihal ile Kapadokya’da yaşama fikri, kocasından ayrılma kararının ne denli doğru bir hamle olduğu gibi konular onu giderek daha da yıpratmaktadır. Bir anda tüm biriktirdiklerini kardeşine kustuğu an, dışarıdan gelen etkilerin temellerini gözlerimizle görmemizi sağlar. Aile çoktan çökmüştür, geriye kalan sadece gurur ve kibirdir. Ailenin başarılı ve kendisinden çok şey beklenen ferdi, tiyatro oyuncusu Aydın, hiç bir zaman bekleneni verememiştir. Filmdeki söyleyişle Necla’ya göre “Fil, fare doğurmuştur.” Aydın kendini kandıran, çok bilgi sahibi olmadığı konularda bile ahkam kesen bir simyacıdan öte değildir Necla için. Bunların dile getiriliyor olması Pandora’nın Kutusu’nun açıldığı ve iki kardeş arasındaki ilişkinin tamamen yıprandığının göstergesidir. Çünkü Aydın da Necla için benzer hissiyattadır. Ona göre de Necla can sıkıntısı gibi Aydın’ın hayatı boyunca yaşayamadığı lüks bir duygunun esiri olmuş, kendini iyi hissedebilme adına  “Kötülüğe karşı koymamak” gibi bir felsefi zemin hazırlığına girişmiş bir asalaktır.

NİHAL VE NECLA

Kötülüğe karşı koymama konusu film içerisinde oldukça önemli noktalara referans vermektedir. Necla, kocasının yaptıklarına karşı koymayıp, direnmeden kabullenme yolunu seçseydi neler olabilirdi konusuna odaklanmış ve kendini kandırarak koruma yolunu seçmiştir. Nihal ile Necla’nın ilişkisine odaklandığımızda ise Nihal’in önemli bir tutumunu öğrenmiş oluruz, Necla’nın değerlerine pek de önem vermemekte hatta sessiz ancak iğneleyici tavrıyla Necla’yı adeta küçük bir çocukmuşçasına yargılamaktadır.

AYDIN VE NİHAL

Nihal, çok genç yaşta kendisinden yaşça büyük, yakışıklı ve başarılı oyuncu Aydın ile evlenmiş ancak hiçbir şey istediği gibi gitmemiştir. Evliliğinin yolunda gitmeyişini, çaresizliği ve gençliğin verdiği korkularıyla harmanlamış ve sürecin daha da kötü bir hal alışını sadece izleyebilmiştir. En sonunda çareyi Aydın ile birbirlerine karışmama kararında bulmuşlardır. Nihal, taşrada kendine yeni bir çevre yaratmış, kendini bölgeye iyilik yapmaya adamıştır. Bu sayede hayata tutunmaya devam edebilmiştir. Ancak yardımseverliği ile edindiği sosyal çevreye Aydın’ı dahil etmek istememektedir. Hayatınız boyunca maddi yönden başka birinin boyunduruğu altında ezilmiş ve çaresizlik içerisinde ne yapacağınızı bilememişsseniz, artık kendinizi nasıl arındıracağınızı da öğrenmiş olmanız gerekir. Nihal teoride bunu iyi öğrenmiş olmasına rağmen pratikte halen Aydın’ın kendine olan yüksek güveni ve sağlam duruşu sebebiyle ara ara sarsılmaktadır.

Aniden yağmur yağdığını görene dek havanın hep açık olacağını düşünür insan. İşte Aydın da filmde, aniden yağan yağmur gibi beklenmedik anlarda belirerek Nihal’e korku salıyor. Ancak kendine göre vicdanlı ve ilkeleri olan bir adam Aydın, ne yapıyorsa sevdiği için yapıyor. Nihal’e göre ise durum daha farklı, çünkü Aydın girdiği her ortamı domine eden, Nihal’in olan her şeyi elinden alan biri. Bunların sonucu olarak, Nihal koruma mekanizmasını, Aydın’ı sosyal çevresinden uzak tutarak sağlayabiliyor.

Aydın ve Nihal birbirine çok uzak iki kutup ve Nihal ne kadar gidemiyorsa, Aydın da artık o kadar kalamayacak durumda. Sevginin ne olduğuna dair büyük tartışmalar yok filmde ama ne olmadığını çok iyi sunuyor yönetmen. Aydın afili cümleleri olan, entelektüel biri. Oyunculuk yeteneğinin verdiği pozitif ivme ile karşısındakini etkileyebiliyor. Ancak artık Nihal’i, elindeki en çok sevdiği şeyi yitirmek üzere. Savaşmaya ise neredeyse hiç bir konuda gücü olmadığını hissediyoruz. Yapmak istediklerini yüzeysel şekilde halletmesi, uzun zamandır yazmak istediği kitabına başlayamamış olması, taşraya üstten bakan, sığ, kentli yazıları; bunların hepsi adeta otelin web sitesinde görülen ancak otelde olmayan at fotoğrafları gibi. Biri sorana dek üzerine düşünülmemiş, adeta hayatının özeti gibi Aydın’ın.

Aydın’a göre eksikliğini hissettiği her şey tamamlanmalı. Tıpkı sahip olmadığı yılkı atını otele getirip bağladığı gibi. Ancak iç ve dış etkenler ile adım adım çözüldüğünü izlediğimiz Aydın, Nihal’i salıveremiyor gönlünden, onun yerine yılkı atını bırakıyor doğaya. Adeta özgürlüğüne kavuşturamadığı biri yerine başka bir kurbanı bağışlıyor.

Gitme kararı verdiğinde ise, Nihal ile evlililiğini neden iyi sürdüremediğini öğrenmek istiyor. Aslında  nedenin bütün olarak kendisi olduğunu çok iyi biliyor ancak suçunu öğrenerek arınmak istiyor. Nihal yaklaşık olarak şu cümlelerle tüm durumu açıklıyor: “İyi öğrenim görmüş adil bir insansın. Ancak yeri geldiğinde bu erdemlerinle insanı boğan, ezen, küçük düşüren bir tavrın var… Yıllarca ayrılığımızı engelledin. Gidemedim çok gençtim, ne cesaretim ne de param vardı. Can sıkıntısı ve korku içerisinde eridiğimi görmen hiç mi içini sızlatmadı? Seninle cebelleşirken tüm güzel huylarım yok oldu…”

Kış Uykusu, Aydın karakteri üzerinden filmdeki tüm karakterleri tahlil etme imkanı sunuyor. Aydın’ı belki de bu yüzden çok sevemiyor iyi yanlarını göremiyoruz. Herkesin sorunlarını aşmaya çalıştığını gördüğümüz, ilişkilerinin patlak verdiğini hissettiğimiz kişi Aydın. Ancak bu çok önemli bir nokta, hiçbirimiz Aydın’dan çok uzak karakterler değiliz. Bizden biri Aydın, elindeki gücü kullanmak isteyen, yetemediği anda farklı bir noktaya yönelen, neredeyse herkes gibi kaybetmeyi sevmeyen biri. Abla Necla’nın nefret püskürdüğü ana kadar ilişkisini doğru bir düzlemde tutmaya çalışan, eşi tarafından kovulsa dahi kabalaşmayan, çoğu zaman dürüstlüğüne bizleri inandıran bir karakter. Fakat film bize Aydın’ın tam çözülme anlarını izletiyor. Taraf olmamız bekleniyor adeta. Oluyoruz da…

AYDIN, LEVENT VE SUAVİ

Gitmeyi deniyor ancak başaramıyor Aydın, gidebildiği en uzak nokta arkadaşı Suavi’nin evi oluyor. Orada da Nihal’in birlikte yardım çalışmaları yürüttüğü Levent öğretmen ile karşılaşıyor. Levent için karşılaşma doğru kelime belki ancak alkolün de etkisiyle Aydın için tüm gece bir yüzleşme halini alıyor.

Suavi gece ilerlediğinde, yoksulluğun bir doğal afet gibi olduğundan bahsedecek oluyor. Aydın da onu tam anlamıyla olumluyor. Hatta ikisi bir ağızdan zengin olduğumuz için mi suçluyuz serzenişin de bile bulunuyorlar. Anlıyoruz ki yapacaklarını yaptıklarına, inanıyorlar. Görüyoruz, sadece bu kadarlar. Ancak ailesine de bakması gereken Levent öğretmen için durum bu şekilde değil, alkolün de etkisiyle, Aydın’ı suçlarcasına, içine attıklarını dışavuruyor. Tam bir yarı bilinç kaybı durumu hakim masada, alkol kana karıştıkça masa da karışıyor. Konu vicdan meselesine geldiğinde ise Levent ile Aydın’ın rekabeti gözle görülür bir hal alarak, karşılıklı atışmaya dönüşüyor. Film vicdan meselesini bu iki karakter üzerinden otopsi masasına yatırıyor. Kavram kesilip biçiliyor lakin içki masasındayız, birileri uyumaya birileri ise kusmaya gidiyor. Akıllarda kalan ise Levent öğretmenin W. Shakespeare’den yaptığı alıntı oluyor: “Vicdan güçlüleri korkutmak için düşünülmüş korkakların kullandığı bir sözcükten başka bir şey değildir. Bizim vicdanımız güçlü kollarımız, kılıçlarsa yasalarımızdır.”

NİHAL VE İSMAİL

Yardımsever Nihal, Aydın’ın uzakta oluşunu bir şans olarak görüp İmam’ın evini elinde bir zarf dolusu para ile ziyaret ediyor. İlk defa burada iki aileyi -Aydın’ın ve İmam’ın- mekansal olarak da kıyaslama şansı buluyoruz. İmam’ın evinin masalsı gerçekçi havası içerisinde Nihal’i konumlandırmakta zorlanıyoruz. Nihal, niyetini açık etmeden evvel çocuğun iyi olup olmadığını öğreniyor, ancak çocuğun değişminin tamamlandığını, büyüyünce ne olacaksın sorusuna “polis” cevabı aldığımızda algılıyoruz. Babasını tartaklayanlardan birisi olmaya, elindeki taşı silaha çevirmeye karar vermiş olduğunu görüyoruz. Zarftaki paraların ortaya çıkmasıyla birlikte İsmail de ortaya çıkıyor. İmam’ın müteşekkir havasından eser yok tamamen gurur ile kaplı biri İsmail. Konuşmalarında fakir ama gurulu genç vurgusu var. Tam bu anda Nihal ve İsmail arasındaki konuşmaları kapı eşiğindeki çocuğun da izlediğini anlıyoruz işte o zaman tüm para İsmail tarafından harlı ateşte Nihal’in ateşi söndürmeye yetmeyecek gözyaşları eşliğinde yanıp kül oluyor. Dostoyevski’nin Budala’sında da olan bu para yakma sahnesi Kış Uykusu’nda ne denli inandırıcı oluyor tartışılır ancak Necla’nın Aydın’ın en sevilen yazısı için kullandığı şu sözleri akla getirdiği kesin: “…buram buram leş duygu, şiirsellik kisvesi altında…”

FİNAL

Filmin finaline gelindiğinde Aydın’ın geri dönüşünü izliyoruz hem de yönetmenin sinemasında hiç kullanmadığı bir yöntemle. Aydın evin bahçesinde duruyor, Nihal ise pencereden ona bakıyor  bu romantik  görüntü eşliğinde Aydın’ın iç sesi devreye giriyor. Neden gidemediğinden, sevdiği kadını bırakamadığından, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağından ama yine de denenebileceğinden bahsediyor. Karakterin yolculuğu adeta mitolojiden aşina olduğumuz 12 görev gibi tamamlanıyor. En sonunda Aydın’ın ağzından dökülmesine imkan veremeyeceğimiz sözleri iç ses olarak da olsa duyuyoruz. Karakterin yattığı derin uykudan uyanmasını da beklememeliyiz zaten. Film, karakterlerin geleceğine dair işaretler sunmuyor bize, olanları gösteriyor. Olacaklara dair kehanetler üretemeyi denemiyoruz, çünkü insan doğasının en yalın halleri ile yaklaşık 200 dakika zaman geçirmiş bulunuyoruz.

Kış Uykusu, Türkiye Sineması’nın belki de edebiyatı en güçlü filmi. Çehov öyküleriyle bezeli, Dostoyevski üslubu ile çevrelenmiş diyalogların her biri usta oyuncular aracılığıyla eklektik durmayacak şekilde ince ince işlenmiş. Nuri Bilge Ceylan sinemasında Kış Uykusu’nun teknik anlamda da farklı bir noktada durduğunu söylemek mümkün. Açı – karşı açı kullanımları, bazı sahnelerin gerçek mekan yerine stüdyoda çekilmiş olması, daha hızlı bir kurgu gibi çok önemli farklılıklar barındırıyor. Bu farklı çözümlerin her biri edebi eser hissiyatının seyirciye tam anlamıyla geçebilmesini sağlıyor, film bir saat gibi tıkır tıkır çalışıyor. Böylelikle Kış uykusu, seyirliğin dışına çıkarak edebiyat ve tiyatrodan aldığımız hazzı da aynı zaman dilimi içerisinde harmanlayabiliyor.

Comments are closed

Second Mother: Mesafenin Bağladıkları

Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam

Mommy: İç Açıları Kestirilemeyen Bir İlişki Üçgeni

Filmekimi 2015’te Görülmesi Gereken 10 Film

Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye?

Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz

34.İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken 12 Film

Bir “Canavar Devlet” Panaroması Olarak Leviathan

Blade Runner Üzerine Bir Kent / Sinema Analizi

Çocuklarınızla İzleyebileceğiniz 8 Kısa Film