Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye?



Lübnan’lı sinemacı Nadine Labaki yeteneğiyle her geçen gün bizleri şaşırtmaya devam ediyor. İlk filmi Karamel’de özgün sinema dili ile karşılaştığımız kadın yönetmen, ikinci filmi Et Maintenant On Va Où ile istikrarlı çıkışını sürdürüyor. Filmde, hem yazar, hem yönetmen, hem de başrol oyuncusu olarak gördüğümüz Labaki, kendi coğrafyasını öylesine iyi tanıyor ki oradan çıkan dram ve mizahı dozunda sunarak, oldukça tehlikeli bir konuyu derinlemesine masaya yatırmayı çok iyi başarıyor. 2011 yapımı film, izler kitlenin beğenisini daha ilk gösterimiyle kazanırken Cannes Film Festivali’nde yarışmış ve Toronto‘dan ise seyirci ödülü ile dönmüştü.

Türkiye’de “Peki Şimdi Nereye?” ismiyle gösterim şansı bulan Et Maintenant On Va Où, Lübnan’da küçük bir köyü odağına yerleştiriyor. Adeta yalıtılmış bir bölgede bulunan köy, Hristiyan ve Müslüman halkın bir arada yaşadığı/yaşamaya çalıştığı bir yer olarak tanımlanıyor. İki farklı dine mensup bireylerin çatışmaları sonucunda sadece kadınlar, yaşlılar ve çocukların kaldığını gözlemlediğimiz köyde sevdiğini kaybetmenin acısını tatmayan neredeyse yok gibi. Gülümsemelerin bile acı ile çevrelendiği bu köyde radyo frekansı bulmak neredeyse imkansız iken televizyon izlemek isteyen gençlerin yüksek bir tepeye anten yerleştirme çabalarını ve sonrasında tüm köyün birlikte televizyon izleyişini görmek akıllara hemen Vizontele’yi getiriyor, ancak bu benzerlik çok kısa sürede gelişen hikaye çatısı ile zihinlerden uzaklaşıyor. Hristiyan ve Müslüman halkın bir arada mutlu olduğunu izlediğimiz bu anlarda, daha biz izleyiciler bile dini bir ayrımı net olarak gözlemleyememişken televizyonda, köyün dışarısında bu iki farklı dine mensup kişilerin çatışmaya başladığı ve ölülerin olduğu haberi ile filmin yönelimini anlamaya başlıyoruz. Tam da bu noktada kadınların devreye girişi -sebepsiz bir atışma ortamı yaratarak- ile erkeklerin haberi izlemeleri sabote ediliyor.

Sinemada kadın bakışı ile çekilmiş filmler görmek çok zor, yönetmenin kadın oluşu bizlere bu şansı sunuyor. Nadine Labaki, kadının arzu nesnesi olarak yıldızlaştırılmadığı, erkek bakışının karşısında durabilen erk(ek) hegemonyası altında ezilmeyen kadınları izletiyor bizlere. Dinleri aynı olmasa da kayıpları aynı olan kadınları, anneleri. Filmlerinin katmanlı yapısını kurgularken müziği hiç de hafife almayan tarafıyla tanıdığımız yönetmen, filminin bazı sahnelerinde müzikal havası estiriyor. Müzik ile birlikte şenlikli bir yapıya bürünen bu anları izlerken ne kadar uzun zamandır – anlatması böylesine güç bir konu ele alınmasına karşın- anlatılan yükün altında ezilmediğiniz bir film gördüğümüzü düşünür hale geliyoruz.

Kadının Yeri, İnsanlığın Yanı

Labaki, sinemadan ziyade yapılı çevrenin her alanında konumsuzlaştırılmaya devam eden kadınlara filminde öylesine iyi saf tutturuyor ki kadının gücü, ideolojisi, aşkı, nefreti ve en çok da kaybetmekten yorulan tarafıyla karşılaşıyoruz. Filmde temelde 5 kadının dini sebeplerden doğacak savaşı ve kan akmasını engellemek için neler yapabileceğini izliyoruz. Nadine Labaki’nin canlandırdığı Amale hem güzelliğiyle hem de zekasıyla etkileyici bir karakter, erkek karakterlerden en önemlisi Rabih ile romantizme boğulmamıza izin verilmeden farklı dinlerden olan bu iki insanın aşklarını da izliyoruz. Yakışıklı ve çalışkan Rabih, Amale’nin kafesindeki tadilat ve boya işlerini yaparken birbirleri ile bir anlığına göz göze gelmelerini fırsat bilip filmin en romantik sahnesi ile karşılaşıyoruz, Rabih’in mi yoksa Amale’nin mi olduğunu bilmediğimiz hayali bir dans bu!

Ancak film boyunca aşk hiç bir zaman ana hikaye olmuyor. Buna izin verilmiyor, asıl anlatılan din, dil, ırk farkı gözetmeksizin birlikte yaşabilmek. Fakat çevreden gelen dini çatışma haberleri ile köyün erkekleri arasında yaşanmaya başlayan gerginlikler ile başa çıkmak durumunda olan kadınlar çareyi dramı mizaha dönüştürmekte buluyorlar. Kendi çocukları, kocaları dini meseleler yüzünden savaşa yönelmesin, kan dökülmesin diye Ukraynalı dansçı kızları bir haftalığına köylerine getirip erkeklerin düşüncelerini başka noktaya çekmeye çalışmaları bile hep bu sebepten.  Kendinden vazgeçmek değil tabii ki bu hele ki kadınları küçümsemek, cinsel obje olarak sunmak hiç değil, aksine kadın zekasını vurgulayan, barış için her şeyi yapabilecek kadınların çözümü en köşelerde bile arayabileceğini kanıtlayan bir plan. Ancak yaptıkları her plan belirli bir noktada kilitleniyor, din tartışmasından daha öncelikli bir hale gelemiyor, her şey unutuluyor ve artık önlenemez durumlar ortaya çıkmaya başlıyor. Camiden ayakkabıların çalınması, kilisedeki şarap kadehlerine tavuk kanı koyulması gibi savaş yanlılarının yaptığı sabotajları izliyoruz. Bunlardan birisinde hıncını sakat bir çocuktan çıkaran bir adamın kininin ekrandan çıkıp yüzümüze vurmasını izlerken küçük çocuğun annesi geliyor ve çocuğu oradan uzaklaştırıyor. Bir anne olarak duruma ne kadar içerlese de daha fazla kan görmemek için sarf ettiği bir cümle ise akıllardan hiç silinmeyecek kadar derine kazınıyor.

“Sakın babana söyleme olanları o da karşılık vermek ister, savaş çıkar, sakın!”

 

 

Erkek-Din-Ölüm Üçgenine Sıkışan Anneler

Kurmaca anlatılar üzerinden gerçeğin otopsisini yapmak çoğu zaman gerçek anlamın yitirilmesine sebep olabilir. Ancak Ortadoğu’nun savaşı uzun yıllar her haliyle yaşamış olan ülkesi Lübnan’ı anlatan film, Lübnan’lı bir kadının kaleminden çıkan ve onun gözüyle çekilen görüntülerle din ve vicdan ikilisini en duru haliyle karşımıza getiriyor. Toprakların/sınırların kutsandığı, dinlerin yüceltildiği ancak insan olmanın yetmediği coğrafyalarda kan her daim akıyor ve göz yaşı da hiç dinmiyor. Nadine Labaki, göz pınarlarının kuruduğu, erkek nüfusunun neredeyse bittiği bir köye yöneltiyor kamerasını, gözünü budaktan sakınmıyor anlatısında. Edilgen kadın karakterler görmekten sıkılmış bünyelere hızır gibi yetişiyor. Erkeklerin etkilenmemesi için televizyon izlemesini, gazete okumasını engellemek, zihinlerini savaş yerine başka tarafa yöneltmelerini sağlamak gibi birçok yolu deniyor kadınlar ama kısa süreli çözümler olarak kalıyor denedikleri. Savaşın çok yakın olduğunu hissediyoruz. Birlik olmanın zamanı olduğu, ölümün kimseye faydası olmadığı kadınlar tarafından her an dile getiriliyor ama yetmiyor, gözler ilk hatada kararıyor.

İki genç delikanlı, Roukoz ve Nassim mobiletleri dolaşırken civar köyde gerçekleşen bir çatışmanın mermisi Nassim’i bu dünyadan almaya yetiyor. Roukoz mobiletin arkasında Nassim’i annesinin yanına getirdiğinde ise bir süre anlayamıyoruz öldüğünü, ta ki anne durumu fark edip Roukoz’a bu durumu kesinlikle kimseye söylememesi gerektiğini sıkıca tembihleyene dek. Hele ki Roukoz’un abisinin, bu durumu duyarsa Hristiyan kardeşinin intikamı için herhangi bir müslümanı öldüreceğini anne kadar bizler de biliyoruz. Bir acının başka acıları doğurmaması için Nassim’in ölü bedeni bir kuyuya bırakılıyor annesi tarafından. Kısa bir süre ölen oğlunun yokluğunu kabakulak olduğu yalanıyla saklayabilse de kadınlar önünde sonunda durumu öğreniyorlar. Evde yas tutulurken Nassim’in abisi eve geliyor ve silahlarının nerede olduğunu soruyor hissetmişçesine, sonrası malum Nassim’in öldüğünü öğreniyor savaşı başlatmaya hazır! Tam bu anda anne, diğer oğlunun da ölmesine göz yumamayacağını dile getirerek öz oğlunu ayağından vuruyor.

Film çepeçevre ele aldığı karakterlerini yaratırken gerçeklik dozu ile de oynamayı seçiyor, abartılmış karakterler, olduğundan belki de daha sığ olarak gösterilen erkekler seyirciyi çok da rahatsız etmiyor, sonuçta insanlığın ölüme olan açlığını küçük bir abartı ile karşısına alabilen bir film izliyoruz. Din meselesine tarafsızca yaklaşıyor film, aynı köyde doğmuş büyümüş insanların farklı inanç sistemlerine sahip oldukları için birbirlerine nasıl kıydığını anlayamadığını öylesine samimi bir şekilde anlatıyor ki aynı derdin ortağı edebiliyor bizleri.

Filmin her anı ilmek ilmek işlenmiş, dramın dozu ne zaman artsa seyircinin mizaha olan açlığı akıllara gelerek abartılmış karakter ve olaylar üzerinden dozunda şakalar devreye giriyor ve seyirciye nefes aldırılıyor. Bu durum kimi çevrelerce eleştiri oklarının filme yönelmesine sebep oluyor ancak gittiği bir çok festivalden seyirci ödülünü alan film, başarısıyla eleştirilere de cevabını vermiş oluyor.

Final Ya Da Tersine Dünya

Müzik kullanımı ile etkileyiciliğini perçinleyen film, özenli planları ve stil sahibi fotoğraflarıyla sadece hikaye anlatma konusunda değil geniş bir perspektif ile yaratıldığını kanıtlıyor.

Hikayenin çıkmazı ise öylesine büyük ki filmin finalini kestirmek oldukça zor. Nassim’in ölümüyle olayların tırmanışa geçtiğini ve engellemek için çok az zamanları kaldığını anlayan kadınlar son bir plan yapıyorlar. Plan kuruluyor, elde avuçtaki tüm uyuşturucu barındıran ilaçlar, haşhaşlar Amale’nin kafesine geliyor. Büyük bir tertibat ile içkiler hazırlanıyor, haşhaşlı kekler, börekler pişiriliyor. Geriye kalan, herkesi bir araya getirme görevi ise -kadınların planı anlatarak inandırdıkları- filmin başından bu yana alışılageldik ketum din adamlarından çok farklı ve akılcı tutumlar sergileyen imam ve papaza düşüyor. Hem camiden hem de kiliseden duyuru yapılıyor ve herkes aynı mekana getiriliyor.

Din bağı ile değil belki ama her haliyle kardeş olan bireyler bir araya geliyor, Ukraynalı dansözler oynuyor, kafalar bulunuyor/bulanıyor. O akşam için her şey unutuluyor ve yeni bir güne uyanılıyor. Sessiz bir sabah ile finale yaklaştığımızı biliyoruz ancak kadınların detaylıca kurguladığı planın sadece küçücük bir kısmını gördüğümüzü, hristiyan olan muhtarın evinde asılı Kuran’ı ve koyu bir hristiyan olan karısı Yvonne’u secdede gördüğümüzde anlıyoruz. Sonra diğer evlerde de müslüman kadınların başının açıldığını evlerine yerleştirdikleri haçları görüyoruz.

Kadınlardan birisinin kocasına, “Artık ben de onlardan biriyim birini vuracaksan önce benimle başlamalısın.” Deyişini izlerken söylenecek çok da söz kalmıyor. Yönetmen, filmin son sahnesi olarak  Nassim’in cenazesini izletiyor. Kalabalık mezarlığa geliyor ancak bir taraf müslüman diğer taraf ise hristiyanların mezarlığı, cenazeyi taşıyanlardan gelen soru ise hislerimize tercüman olurken filmin ismini de kat be kat anlamlandırıyor: “Peki, şimdi nereye?”

Comments are closed

Second Mother: Mesafenin Bağladıkları

Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam

Mommy: İç Açıları Kestirilemeyen Bir İlişki Üçgeni

Filmekimi 2015’te Görülmesi Gereken 10 Film

Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye?

Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz

34.İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken 12 Film

Bir “Canavar Devlet” Panaroması Olarak Leviathan

Blade Runner Üzerine Bir Kent / Sinema Analizi

Çocuklarınızla İzleyebileceğiniz 8 Kısa Film