Category Archive: Sinema Yazısı

  1. Second Mother: Mesafenin Bağladıkları

    Second Mother: Mesafenin Bağladıkları için yorumlar kapalı

    Brezilya sinemasının bu yıl öne çıkan filmlerinden, 2015 yapımı Second Mother, yönetmen Anna Muylaert’in özgün sinema dili ve kamera tercihleri ile birçok festivalde gösterim şansı buldu. Sundance’te ise Jüri Özel Ödülü’ne Berlin’de ise Panorama Seyirci Ödülü’ne layık görülen film, Sao Paulo’da varlıklı bir ailenin evinde yatılı olarak hizmetçilik yapan Val’ı odağa yerleştiriyor. Kendi hayatını, iş içerisine konumlandırmış güçlü bir kadın karakter olarak resmedilen Val, uzun yıllardır ailenin ev işlerini yaparken bir yandan da evin tek çocuğu olan Fabinho’ya da adeta annelik yapmaktadır. Fabinho’nun gözünde anne, evin hanımı Barbara ve kocası Carlos açısından ise sadece bir hizmetçi olan Val’ın rutin görülebilecek samimi hikâyesi, 10 yıldır görmediği kızı Jessica’nın üniversite sınavına hazırlanmak için Val’ın yanına gelme kararı almasıyla büyük bir değişikliğe uğruyor.

    Anna Muylaert filminin açılış sekansındaki flashback ile bizleri Fabinho’nun çocukluğuna götürüyor. Evin havuzunda yüzen, oynayan Fabinho ile havuzun kenarında dikkatle onu izleyen Val’ı görüyoruz. Val, Fabinho’nun çok ısrar etmesine rağmen havuza girmek istemiyor, bahanesi ise basit, mayosunun olmaması. Bu sahne ile yönetmen, girilmeyen havuzun film için en önemli metaforlardan birine dönüşeceğini dikkatli seyirciler için daha ilk sahnede öngörülebilir kılıyor.

    Aralarındaki samimiyet oldukça belirgin, anne şefkati ile yaklaşan Val’e bir telefon geliyor. Telefondaki kızı Jessica, onu özlediğini, sevdiğini söylüyor ve telefonu kapatıyor. Sahnenin bitimine yakın küçük Fabinho’dan Val’e “Kimi seviyorsun?” ve “Annem nerede?” soruları ardı arkasına geliyor. İnanılmaz bir dualite yaratan yönetmen kendi kızından uzakta çalışmak durumunda kalan işçi bir anne ile iş hayatının içerisinde oğluna zaman ayırmakta zorlanan varlıklı bir anneyi tek cümle ile sorgulatabiliyor.

    Filmin başlangıcına koyulan bu sahne aracılığıyla, Fabinho ve Val arasındaki anne oğul ilişkisinin temelleri atılıyor. Film, flashback sahnesi tamamlanıp kamera günümüze döndürüldüğünde Val ve Fabinho’nun anne-oğul ilişkisini sorgulamadan kabulleniyoruz. Kendi içlerinde harika anlaşan kesinlikle beklentisiz şekilde birbirini seven bir anne oğul gibi adeta Val ve Fabinho. Tek farkla, Val malikânenin arkasındaki derme çatma küçük odada kalıyor.

    Second Mother daha önce çokça karşılaştığımız, bir yabancının gelmesiyle işlerin düzeninin bozulduğu filmlerden hemen ayrışıyor. Özel alan içerisine seyircisini organik bir şekilde dâhil ederken, Val ve evin hanımı Barbara ile karşılıklı sınırların çoktan çizilmiş ve iki tarafın da kural ihlali yapmadığını gözlemliyoruz. Sınıfsal ayrışma bizleri uzaktan rahatsız ederken Val için ise durumu oldukça normal karşılıyor.

    Bu noktada uzaklardan gelen Jessica’nın sınıfsal farklılığı Val gibi algılamıyor oluşu, filmin ilk çeyreğinde bizlere özenli bir şekilde sunulan hanenin rutinini patlatan bir dinamit olarak devreye giriyor. Jessica şahsına münhasır tavırları ve kendine olan güveni ile eve ilk geldiği anda evin erkeklerini etkilerken Val kendini yeni bir ev bulana kadar kızıyla birlikte çalıştığı ailenin evinde nasıl kalacağının planlarını yaparken buluyor.

    Kadın bir yönetmenin elinden çıkan Second Mother, sinemada oldukça aşina olduğumuz erkek bakışına (male gaze) darbe vuran hamleler yapıyor. Kadınları odağa oturtarak seyircinin genel kalıplarda beklentisini çok iyi bilerek özgün bir anlatım dili oluşturuyor. Filmde erkek karakterler sadece çeşni katıyor ve onlardan belli noktalarda dramatik çatışmanın kurulması için yararlanılıyor.

    Val Odağında Sınıfsal Söylem

    Evin hanımı Barbara, stil danışmanlığı yapmakta ve bir ikon olarak sanat çevrelerince el üstünde tutulmaktadır. Hayatından oldukça mutlu görünen Barbara’nın hane içerisinde ise oğlu Fabinho ve kocası Carlos ile arasındaki soğukluk giderek artmaktadır. Filmin sınıfsal söylemini güçlendirmek için anne arketipi ve kadın olmak üzerinden oturtuyor olması ise gücüne güç katan noktaların başında geliyor.

    Barbara’nın kocası Carlos – Evet bu tanım sığ gözükse de Carlos karakteri istemli şekilde bu cümleyle tanımlanması için yaratılmış adeta!- ise etrafı tarafından en iyi olarak tanımlanan bir ressam. Ancak en iyi(!) olmak ona pek de iyi gelmemiş ve resim yapmayı bırakmış, kendi mutsuzluğu içerisinde savrulmaktadır.

    Val, evin hizmetçisi olmaktan ya da evin arka kısmındaki küçük bir odada kalmaktan hiç rahatsız değil hatta işverenleri ile arası oldukça iyi, hayatından mutlu, işçi işveren zinciri içerisinde kendi güvenli alanını yaratabildiğini düşünen bir karakter olarak göze çarpıyor. Ancak Jessica’nın gelmesi ve bu ilişki zinciri içerisinde annesinin konumlandığı yerden memnun olmayan ve daha fazlasını isteyen tutumuyla Val için işleri zorlaştırmaya başlıyor.

    Dışarıdan bir gözle Val karakteri baktığı tablonun tanımsız alanlarını belki bilgi belki motivasyon eksikliğinden dolayı dolduramazken kızı Jessica’nın gelişiyle tanımsız alanlar yavaş yavaş etkileyici mizansen ve olaylar ile tanımlanır hale gelmeye başlıyor. Jessica’nın üniversiteye hazırlanan yeni nesil genç kadın portresi öylesine doğal ve öylesine içe işler şekilde sunuluyor ki bir anda evin misafir odasında kalmaya başlaması evin sahipleri ile kurduğu samimi diyaloglar bizleri şaşırtmıyor, aksine Val’in kabullenen tutumunu sorgular hale getiriyor. Bizim zamanımızın ruhu ile hareket eden bu genç kadın devamlı vurguluyor annesine ve bizlere karşı: “Evin çalışanı sensin ben değilim. Kendimi sınırlandırmak zorunda değilim.”

    Jessica’nın güçlü karakteri ince ince işlenmiş filmde, bizler etkilenirken, gözle görülür şekilde Fabinho ve Carlos’un da Jessica’dan hoşlanmaya başlaması hiç de ters köşeye yatırmıyor bizi. Belki de daha Jessica’nın eve ilk girişiyle birlikte Barbara’nın geri planda kalması ancak evin erkekleri olan Carlos ve Fabinho’nun ona doğru hamle yaptığı sahne ile yönetmen çoktan bizi yönlendirmişti.

    Fakat evin hanımı Barbara üzerinde olumsuz değişikliklere sebep oluyor bu ortam. Sorunu yansıtabileceği tek merci olarak Val’ı gören Barbara’nın tavırlarında da değişiklikler ortaya çıkmaya başladıkça eziliyor Val, kızının rahat tavırlarından sınır tanımazlığından utanıyor hatta. Ancak aslında yaşayıp görmesi gereken bir eğitim sürecinden geçtiğinin farkında değil Val.

    Bu süreç içerisinde görmezden geldiği bazı noktaları daha ayan beyan tanımlayabilir hale geliyor Val. Örneğin evin hanımının doğum gününde özenerek aldığı fincan setini Barbara’ya hediye ettiğinde, özel günlerde kullanalım şeklinde bir dönüş alıyor. Ancak hemen akşamına evde gerçekleşen kutlama gecesinde kullanmak için bir heyecanla ortaya çıkardığı fincan seti Barbara tarafından gecenin konuklarına uygun bulunmayarak apar topar kutusuna geri gönderiliyor. Fincan seti üzerinden tanımlanan estetik değer yargıları Barbara ve Val arasındaki görünmez çizgiyi herkesin görebileceği bir hale getiriyor. Siyah ve beyaz olan fincan takımının renkleri gibi ayrışıyor Val ve Barbara. Ve ana karakterimiz işçi-işveren denklemi içerisinde önemli bir kırılma noktası yaşıyor.

    Carlos ve Jessica: Orkestra’nın Şefine Darbe

    Jessica, Sao Paolo Mimarlık Fakültesine girmek için annesinin yanına gelmiş ve başaracağına inancı yüksek ancak evin hanımı Barbara bu isteği duyduğunda adeta Val’ın, evin hizmetçisinin kızının burayı kazanmasının imkansız olduğunu düşünerek orasının ne kadar zor kazanılacağına dair yorumlar yapadursun, Jessica neden mimarlık fakültesinde okumak istediğini en tok sesiyle yüksek bir şekilde açıklıyor: “Bence mimarlık toplumsal değişimin en önemli etkenlerinden biri.”

    Val nasıl çoğu zaman Barbara için görünmez ise Jessica’dan Barbara’yı görünmez addediyor. Konuştukları, stil danışmanı bir ikon olması hatta evin hanımı ve annesinin işvereni olması hiç önemli değil Jessica için. Bu noktada Carlos Jessica’nın olduğu sahnelerde daha sık karşımıza çıkar hale geliyor. Karısı ile olan sentetik dünyadan kaçabileceği bir sığınak olarak görüyor belki de Jessica’yı. Tabii ki bu durum Carlos için arzu nesnesi olmaktan çıkaramıyor Jessica’yı.

    Carlos’un bakış açısına düştüğümüzde genellikle Jessica’dan bir beden parçası (kimi zaman kolundan kimi zaman bacağından) görüyoruz. Carlos’un bakış aldığı noktalar ile Jessica’dan etkilendiğine dair işaretleri yönetmen ısrarla önümüze koyuyor.

    Carlos,  tam anlamıyla günümüz üst ya da üst orta sınıf entelektüel erkeğinin klişelerden özellikle arındırılmamış halini temsil ediyor. Kalıp halinde önümüze getirilen bu erkek karakter, film boyuncu izler kitlenin her hamlesini tahmin edebildiği, böylesine oyuncaklı bir senaryonun adeta en sası bölümlerini oluşturuyor. İstemli şekilde izlenen bu metin stili izleyiciyi giderek aksi istikamete yönelterek Carlos yerine karşısında konumlandırılan kadın karakterlere tutunmamızı sağlatıyor.

    Çalışmayan, bolca uyuyan bir ressamın böylesi bir maddi ferahlık ortamını eşi Barbara’nın kurduğunu düşünürken, yanıt Jessica ile konuştuğu sırada Carlos’tan geliyor, her şeyin kendisinin olduğunu ve babasından miras kaldığını vurguluyor ve ekliyor: “Orkestranın şefi benim.”

    Jessica’nın o anda veremediği yanıt Carlos’un onu öpmeye yeltendiği başka bir sahnede ağzından dökülüyor: “Yapma, Jose Carlos.”

    Özgürlük Alanı Olarak Havuz

    Havuz etrafında çokça dolanan hikayenin kırılması, Jessica’nın Fabinho ve arkadaşı tarafından eğlenceli bir şekilde havuza itilmesiyle gerçekleşiyor. Kesinlikle girilmemesi gereken havuz sınırı kırılmış oluyor. Evin hanımı Barbara’nın duruma karşı tutumu ise ertesi gün Val’e söylediği şu cümle ile netleşiyor: “Havuzda ne gördüm biliyor musun Val, bir Fare!” Val kızını koruyacak birkaç cümle etmeye çalışsa da nafile. Jessica artık annesinin böylesi tahakkümlerle dolu bir dünyada yaşıyor olmasını kaldıramayarak sınavdan bir gece önce evden kaçıyor.

    Ertesi gün sınav sonuçları kontrol edilirken Fabinho’nun sınavının pek de iyi geçmediğini ancak Jessica’nın sınavı kazandığını öğreniyoruz. Hemen akabinde Val’ın havuza girip kızını aradığı sahne ile yapılı çevre kısıtlamalarının, öğrenilen sınıfsal yargıların hepsi o havuzda eriyip yitiyor. Bir arınma metaforu olarak su Val’i yeniliyor.

    Fabinho’nun Avustralya’da bir okula gidip orada sınava hazırlanacağını öğrenmesi ise Val’in işten ayrılma kararını hızlandıran aksiyon oluyor. Val’in kurguladığı işçi-işveren ilişkisinde büyük yeri kaplayan duygusal bağ da yok oluyor ve Val işten ayırılıyor.

    Second Mother’da, mesafe ve sevginin mesafeye dayalı aktarımı her an karşımıza çıkıyor. Bir yanda kendi kızına iyi bir hayat sunabilmek için başka bir evde hizmetçilik ve evin oğluna annelik yapan Val, diğer yanda standartlarını yüksek tutmaya çalışırken kendi oğlunu es geçen Barbara.

    Film, anneliği, sınıfsal söylemleri, ilişkileri ve en çok da mutluluğu masaya yatırıyor. Yönetmenin sunduğu izlek içerisinde belki de son sürprizi Jessica’nın da bir oğlunun olduğunun Val tarafından öğrenilmesi. Brezilya dizilerinden alışkın olduğumuz bu sürprizi kesinlikle hoyratça harcatmayan yönetmen, ilmek ilmek işleyerek bir döngünün nasıl ucuzlatılmadan sunulacağına dair ders niteliğinde bir final ile bağlıyor.

    Barbara’ya hediye ettiği siyah beyaz fincan takımıyla evinde kahvesini içerken torununa bakma kararını veren Val, başka bir şekilde başa dönmüş gibi görünse de, film tüm süresi boyunca en samimi haliyle mecalini anlatmış ve izleyen herkesin suratında da kocaman bir gülümseme bırakmış oluyor.

  2. Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam

    Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam için yorumlar kapalı

    Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, Hollywood’un önemli aktörlerinden Robin Williams, sinemaseverler tarafından her daim yüzlerini gülümseten bir oyuncu olarak hatırlanacak.  Williams, içerisinde bulunduğu her projeyi başarılı oyunculuğu ve kendine has enerjisi ile yükseklere taşımış, kimi zaman olmazları olduran, çoğunlukla da mizah yönü kuvvetli, yol gösteren bir kılavuz karakter olarak karşımıza çıkmıştır. 1987 yapımı “Good Morning Vietnam” ise Williams’ın parladığı en önemli filmlerden biri olarak gösterilebilir. Hollywood, Vietnam savaşı üzerine yapılmış onlarca film ile konuyu ticari bir çatışma unsuru olarak sunarken farklı sinemasal bakışları da beraberinde getirmiştir. Bu noktada Vietnam Savaşı filmlerini en temel haliyle ikiye ayırmak mümkündür: Militarist ve Anti Militarist yaklaşım sergileyenler. Militarist filmler, genellikle savaşın kanlı alanlarına, cephelere odaklanırken, Anti Militarist tutum sergileyen filmler daha çok savaşın yarattığı ortamı sorgulatan, parçalara odaklanmaksızın seyircinin algısını bütüne yönlendirmeyi deneyecek senaryolar üzerinden yola çıkmaktadır. Sinemanın ve dolayısıyla savaş filmlerinin özelinde neyin gösterildiğinden çok nelerin gösterilmediği önem kazanmaktadır. Gösterilenler ve özellikle gizlenenler bütününde savaş-barış ekseni daha net algılanabilmektedir. Good Morning Vietnam, konusu itibariyle savaşın yarattığı kent ortamını gösterirken seyircileri cepheden uzak noktalara doğru sürüklüyor ve incelikli diyaloglarıyla bir savaş filminde barış temasını vurgulamayı çok iyi başarıyor. Film, yapısal olarak bir stilin peşinden giderek sinematografisini öne çıkarmak yerine müzik etkisini arkasına alarak, diyaloglar ve Robin Williams’ın unutulmaz oyunculuğu üzerinden bir çerçeve kuruyor. Williams, adeta tüm oyuncuların onu öne çıkarmak için uğraştığı tek kişilik bir gösterinin yıldızı olarak sunuluyor bizlere. Bu durum çoğu oyuncu için bir handikap gibi görünse de konu Williams olduğunda adeta bir oyunculuk ziyafetine dönüşüyor. Mizahi yönden kuvvetli referanslar, ses oyunları ile birleşiyor ve filmin dinamik yapısı sizi bir mıknatıs gibi içine çekiveriyor. Good Morning Vietnam için müzik ile örülü bir film demek yerinde olacaktır. İçerisinde barındırdığı bir çok temayı, klasik müzikten rock’n roll’a uzanan geniş bir perspektifte özenle seçilen parçalar ile çok iyi harmanlıyor. Müzik altı sahneler ile görüntünün şarkılar ile adeta klipmişçesine sunulduğu anlar güçlü duygu salınımlarını beraberinde getiriyor. Kurguda karşıtlıklardan yararlanan bir çizgi izleyen yönetmen filmde çoğu zaman seyircinin huzuru; savaş, yoksulluk ve hatta kaos görüntüleri eşliğinde sunduğu şarkılar ile bulmasını sağlıyor. Filmin konusu ise ana hatlarıyla şöyle, Girit adasında askeri radyo DJ’liği yapan subay Adrian Cronauer, görev için Vietnam’a gelir. Kendine has mizah anlayışı ve müzik tarzı ile ordu radyo istasyonun çizgisinin oldukça uzağındadır. Ancak daha ilk program ile kendinden bahsettirmeye başlar. Rahat tavırları, sivri dili ve her şeyi ti’ye alabilen duruşu ordu hiyerarşisi içerisinde üstleri tarafından çok sevilmemesine sebep olacaktır. Fakat orduda görev yapan erler tarafından hızlıca benimsenir hatta kısa sürede yaptığı program ile bir ikona dönüşür. Hikaye örgüsü içerisinde Cronauer’in rahatına düşkün ve uçarı karakteri Vietnam’da yaşam süren güzel Trinh’e olan tutkusu ile birleştiğinde işler daha da sarpa sarmaya, savaşın tam ortasında hem asker hem de aşık olmanın zorlukları, giderek daha da çok baş göstermeye başlayacaktır.

    ASKERLİK VE DOSTLUK

    Yaklaşık 10 yıl boyunca süren Vietnam Savaşını konu edinen bir filmin, öncelikli olarak savaşın birey boyutuna asker odağında inmesi ve içerisinde bulunanların psikolojik yapılarını irdelemesi beklenir. Good Morning Vietnam, bunu ordudaki askerlerin bir radyo programına verdiği tepkiler üzerinden çok iyi inceliyor. Film, askeri hiyerarşiden bunalan askerlerin, savaşın yarattığı büyük yıkımlardan, rock’n roll dinleyerek ya da sarkastik bir dille ABD Başkan yardımcısını bile eleştirebilecek bir DJ’i dinleyerek, arınma seanslarını izletiyor. Cronauer, “askeri mantık” ile yürütülen bir radyoda yenilikçi tutumları ile giderek göze çarptıkça önünü kesmek isteyen üstleri ile karşılaşıyor. Teğmen Hauk ve Başçavuş Dickerson programın yayından kalkması için her şeyi yapıyorlar lakin çoğunluk dinlemek istiyor. Bu çoğunluğun başında ise daha ilk an itibariyle Cronauer’in hep yanında olan destekçisi Garlick bulunuyor. Garlick, filmin seyrini ara ara değiştiren bir karakter. Film, Garlick ve Cronauer’in sahnelerinde adeta “Buddy Film” (Dostluk Filmi) olmaya doğru ilerliyor. İki birbirinden apayrı iki karakterin yakınlığını izliyoruz, biri ne kadar konuşkan ise diğeri o denli sessiz. Daha ilk defa kenti gezerken Trinh’i görüp peşinden gitmeye ve hatta Trinh’e daha da yakın olabilmek için için yerel halka ingilizce öğretmeye karar verdiğinde bile Garlick desteğini Cronauer’in üzerinden hiç çekmiyor. Yer yer, Cronauer ve Garlick’in atışmaları sinema tarihinin mizahi ikilileri hatırlatmıyor değil. İki zıt karakterin birbirinden aldığı güç seyirciye anbean yansıyor. Savaş süresince olan bir çok şey hem halktan hem de askerlerden saklanmaya çalışılıyor. Bu sebeple radyo programları bolca sansüre uğruyor. Gerçekler hasır altı edilmeye çalışıldıkça korkuların da daha derine itileceği inancı hakim ancak Cronauer gerçekleri ironi yüklü diliyle tüm dinleyenlere sundukça karşısına aldığı isimler giderek büyüyor. Bu anlarda eski, boyun eğen, kaybetmeye alışkın sessiz Garlick’in değişimini yavaşça görmeye başlıyoruz. Filmin kırılma anı, Cronauer ve Garlick’in üstleri tarafından Vietcong’un bulunduğu bir bölgeye gönderilmesi sonrasında atlattıkları araba kazası ile başlıyor. Araba kazasından sağ kurtuluyorlar lakin bölgeden sağ kurtulmaları çok zor diye düşünürken, güzel Trinh’in kardeşi Tuan gelip onları bölgeden kurtarıyor.

    Tuan, başlarda Cronauer’in ablası Trinh’e ulaşmak için yakınlaştığı öğrencilerinden, ancak tanıdıkça dost olarak görmeye başladığı bir Vietnamlı. Gizemli bir tarafının olduğunu farketmemize karşın yönetmen Barry Levinson Tuan’ı uzunca bir süre kız kardeşini korumaya çalışan tipik bir erkek kardeş olarak sunuyor bizlere. Tuan’ın söylemleri herkesten daha sert, Amerikalılar ve daha öncesinde gelen Fransızları çok iyi tanıdığını “Sahtekarsınız, buraya bir şey almak için gelir, alamayınca çıkar gidersiniz.” Cümlesiyle seyircilere bildiriyor. Cronauer ve Tuan’ın bir süre birbirlerini karşılıklı denediğini izliyoruz. İkisi de birbirine güvenmek istiyor ancak içerisinde bulundukları koşullar bunu zorlaştırıyor. Bu anlardan biri, Cronauer’in, Tuan’ı askerlerin sürekli gittiği bara beraberinde götürmesiyle yaşanıyor. Bardaki askerlerden bir kaçının ırkçı söylemlerde bulunarak bir Vietnamlıyı barda istememesi üzerine, Cronauer, korumacı bir tavırla kavgaya giriyor. Tuan ve Cronauer’in bir sonraki karşılaşması yine bu barda, bu sefer Tuan, bir patlamadan Cronauer’i kurtarırken oluyor. Tuan’ın zamanlaması manidar ancak izleyici olarak hala tam olarak çözemiyoruz ta ki Garlick ve Cronauer’i atlattıkları kaza sonrası Vietkong bölgesinden kurtarana kadar. Bu noktada anlıyoruz, Tuan bir Vietkong’dan.

    Cronauer için çember daralıyor, bi yanda istediği gibi yürütmesine izin verilmeyen bir radyo programı, diğer yanda Tuan ile –artık ordu tarafından da bilinen- dostluğu. Kendisine sunulan tek çözüm başka bir yere tayin edilmesi. Orduyu bırakmak kolay ama ya Trinh’i!

    AŞK

    Cronauer ve Trinh arasındaki ilişki filmin belki de dramatik yapısını ayakta tutan en önemli unsur. Yine Hollywood sinemasında çok aşina olduğumuz kalıpların dışına çıkmadan işleniyor bu ilişki. Bir arada olması zor iki karakterin nerdeyse imkansız aşkı! Good Morning Vietnam, diğer alanlarda düşmediği tüm tuzaklara bu ilişki esnasında düşüyor. Şıpsevdi karakter aniden bir kadına vuruluyor, kadın ilişkinin hep dışarısında tutuluyor, arzu ve istekler her daim erk(ek)’ten geliyor. Yeşilçam’da yüzlercesini gördüğümüz zengin kız fakir oğlan kurgusunu ırk üzerinden sunuyor bize film. Erkek karakterin kendini kanıtlamak için kadının tüm ailesi ile tanıştığı, zaman geçirdiği ve mizahi yönüyle kendini sevdirdiği sahneler adeta bir Tarık Akan- Filiz Akın filmi izliyormuş hissi yaratıyor.  Ara ara salt aşk meselesinden sıyrılıp başka alanlara doğru da yöneliyor film. Cronauer, ilişkilerinin devamının nasıl olacağına dair soruları çözmek ile uğraşırken, Trinh’in dudaklarından şu cümleler dökülüyor: “Bizim bir geleceğimiz yok, hatta belki benim ülkemin bir geleceği de yok.” İki karakterin farklılaştıkları temel nokta da burada veriliyor. Haz peşinde savrulan Cronauer ile hayata tutunabilmek için çırpınan Trinh’in hikayesi çok da sağlıklı yürümüyor. Bir yanda yok olan hayatlar, her an patlayan bombalar bir yanda ise imkansız bir aşk. Tam bu noktada Cronauer, çok da farklı olmadıklarını, kullandıkları dilin farklı olmasının ya da başka kültürden olmalarının hiç önemli olmadığını vurgulayarak filmin dramatik yapısını güçlendirmek adına bir odun daha atıyor. Kendini iyi hisettiren filmlerden birisi Good Morning Vietnam. Ancak içi boş olanlardan değil. Filmin belki de en zayıf yanı aşk’ı bir çözüm olarak kullanmayı denemesi. Ancak ilişkiyi mutlu bir şekilde bitirmeyi tercih etmeyerek bu zayıf yan filmi izlenebilir kılan ögelerden biri olarak parlatılıyor.

    FİNAL

    Good Morning Vietnam, söylemleri barışçıl, naif bir Vietnam Savaşı filmi. Karakterlerle örülen ağ sisteminin arka planında savaş ve onun yaptırımları olması filmi güçlü kılıyor. Ancak sorun çözmek ya da olayların arka planlarına dair derinlikli bir analiz çıkarmak için yapılmadığı da aşikar. İşte tam da bu sebeple, ABD’nin yıllardır günah çıkarmak için önümüze sürdüğü Vietnam filmlerinden biri değil. En azından böylesi bir görev bilinciyle ortaya çıkan bir ürün olmadığı görülüyor. Yönetmenin özenli planları ve Williams’ın muazzam oyunculuğu sinemanın bilinen kodları ile birleşiyor ve iyi bir film ortaya çıkarıyor.

    Özellikle, Louis Armstrong’un What A Wonderful World şarkısı ile görüntülerin bütünleştiği sahne, sizleri alıyor ve ironinin kucağına bırakarak savaş ve direniş görüntülerini izletiyor. Gözler görüyor, kulaklar dinliyor. Adeta ölümden, korkulardan sığınılacak bir liman oluyor şarkı. Filmin finalinde ise artık gördüğümüz karakterlerin neredeyse hiçbiri eskisi gibi değil, gördükleri ve yaşadıkları onları değiştirmiş. Cronauer, “Elveda Vietnam” diyerek son programını -bant kaydından da olsa- Garlick sayesinde dinletebilmiş ve sevdiğini kadını, Trinh’i, arkasında bırakarak Vietnam’dan başka yere sürülmüş, Garlick artık hayata karşı daha cesur, Trinh sevilmeyi belki de ilk defa tatmış, Tuan’ın direniş isteği daha da körüklenmiştir. Lakin karakterler tek tek farklı yollara doğru evrilip değişsse de Vietnam’da savaş değişmemiştir. Film barışı getirememiş ancak keşkeler üzerinden zihinlere tohumlarını atmayı denemiştir. Zaten, Onat Kutlar’ın da söylediği gibi, “Amerikalıları affetmek, sadece Vietnamlılar’ın hakkıdır!”

  3. Mommy: İç Açıları Kestirilemeyen Bir İlişki Üçgeni

    Mommy: İç Açıları Kestirilemeyen Bir İlişki Üçgeni için yorumlar kapalı

    Bu sene Filmekimi’nde görme şansı bulduğumuz Mommy, Xavier Dolan‘ın bu sene Cannes Film Festivali‘nde de Jüri Özel Ödülü kazanan son filmi. Dolan, daha 20 yaşında çektiği ilk filmi Annemi Öldürdüm ile sinema dünyasında kendine has stili ile dikkatleri üzerinde toplamayı başardı. Şimdilerde 25 yaşında olan yönetmen, geçtiğimiz 5 yılda sinematografisine 5 önemli film sığdırdı. Yönetmenin yenilikçi ve cesur tavrı ile seyirci kitlesi de her filminde daha da artıyor.

    Mommy, yönetmenin olgunluk eseri diyebileceğimiz bir film. Aldığı sıradışı karar ile – filmin 1:1 formatta çekilmesi ve gösterilmesi- olağanın dışına çıkmakla kalmıyor teknik ile içeriği harmanlama konusunda da apayrı bir özgünlük yakalıyor. Sinemasında, genellikle başrollerde kendisini görmeye alışık olduğumuz Dolan, Mommy’de oyuncu olarak yer almıyor. Yönetmenliğin yanı sıra filmlerinin senaryolarını da yazan auteur yönetmen, gerek müzik seçimleri gerek yarattığı atmosfer ile özellikle günümüz gençliğinin estetik yargıları ile uyumlu bir çizgide ilerliyor. LGBT ve kimlik konularına dair sinemasal söylemleri ile duruşunu tüm seyircilerine hissettirmekten de hiç çekinmiyor. Dramatik yapıdan beslenen Dolan’ın bu sene Cannes’da dramatik yapı ve özdeşleşmeden oldukça uzak filmlerin usta yönetmeni Jean Luc Godard ile birlikte aynı ödüle layık görülmesinin de bu noktada oldukça ironik olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

    Temelde sorunlu bir anne – oğul ilişkisini çatı hikâye olarak belirleyen film,incelikle işlenen yan karakter ve olay örgüsüyle derinlikli bir yapı sunarak labirentini aile üzerinden inşa ediyor. Yakın gelecekte Kanada’da geçen ve daha başlangıcında S-14 yasasından (Yasanı içeriği, Ebeveynlerin herhangi bir sürece tabii tutulmaksızın çocuklarını devlete emanet etmesine olanak tanıyor.) bahseden film, eşini kaybetmiş Diane’ye ve şiddete meyyali oldukça yüksek olan oğlu Steve’e odaklanıyor.

    15 yaşındaki Steve’in yatılı okulunda çıkardığı büyük kavga okuldan atılmasıyla sonuçlanmıştır. Okul görevlisi ile konuşurken de S-14 yasası gündeme gelmiş ancak Diane, Steve’i okuldan almaya, onun evde eğitim görmesine ve oğlu ile birlikte yaşamaya çoktan karar vermiştir. Diane ve Steve’in filmsel zaman içerisinde ilk bir araya geldiklerinde ikili arasında normalin dışında bir iletişim-sevgi bağı olduğunu hissediyoruz. Hatta yabancılaşıyoruz da bu duruma. Steve için yeni olan ev ve mahalleye adım attıklarında Diane ve yakışıklı avukat komşu arasında geçen diyalog üzerinden Steve’in davranışlarını izlerken annesine “aşk” ile bağlı bir çocuğun kıskançlık anına şahit oluyoruz.

    Steve hastalıklı bir ruh, filmde de bu şekilde sunuluyor bize, şiddet adeta doğasında var. İçerisinde çözümleyemediği her konuyu saldırganlaşarak sonuçlandırmaya çalışıyor. Film ilerledikçe ilişkilerinin derinlik kazandığı her sahnede Diane’ın annelik vasıflarını da oğlunun davranışları ile ilintilendiriyor ve sorgulamaya başlıyoruz. Oğlu ile arkadaşmışçasına kurguladığı ilişkisi çoğu zaman ters etki yaratacak şekilde sonuçlanıyor. Nitekim haneye odaklandığımızda Steve’e yetişmeye çalışan Diane’nin işinden olduğunu görüyoruz. Bunun üzerine, Steve’in kendini daha 15 yaşında evin reisi olarak konumlaması ile tempo artıyor, senaryonun içeriği ile kol kola yol alan teknikte de kurgunun hızlanmaya başladığını hissediyoruz. Steve, eve elinde mutfak erzakları ve üzerinde “Mommy” yazan bir altın kolye ile döndüğünde Diane ile birlikte biz izleyenler de Steve’in bunları çalmış olabileceğini düşünüyoruz. Steve çalmadığını söylediğinde ise ev içerisinde çoktan bir histeri krizi yaşanmaya başlamış oluyor. Steve ve Diane’in kavgası sonucunda olaya karşı komşu dahil oluyor. Olay özel alandan çıkıyor,soğumaya başlıyor, sorunlar sonradan tekrar ortaya çıkmak üzere kutulara kaldırılıyor.

    Karşı komşu Kyla, kısa süre önce yaşadığı bir travma -filmde açık açık anlatılmasa da Kyla’nın odasındaki fotoğraflardan oğlunu kaybettiğini anlıyoruz- sonucunda normal konuşma yeteneğini kaybetmiş, bekleyerek ve kesik kesik konuşur hale gelmiş eski bir öğretmen. Ne zaman ki Diane bir iş görüşmesine giderken Steve ile ilgilenmesini Kyla’dan rica ediyor o zaman tüm kırılmaları, tek tek yaşar hale geliyoruz. Çünkü Steve ne denli annesi kutsal’ı haline getirdiyse Kyla’nın da kutsal’ı ile karşılaşmasında görüyoruz ki Steve daha küçücük bir çocuk. Kyla’nın bir “öğretmen” olarak hikayeye eklemlenmesi bizlere Steve’in daha 15 yaşında bir yeniyetme olduğunu zaaflarını, yönelimlerini tekrar hatılıyor ve “Aslında…” diye başlayan cümleler üretmeye başlıyor zihinlerimiz. Kyla’nın yanında mutlu Steve, hatta tüm sert mizacını bir kenara bırakıp onunla ders çalıştığında anladığını ve devam etme isteğini açığa vuruyor. Hiç yabancı gelmiyor izlediğimiz sahne çünkü hepimizin, yanında iyi hissettiği, birlikte çalıştığında konuları daha iyi algıladığı, sığındığı, korunaklı bulduğu benzer “öğretmen”lerimiz olmuştur.

    Steve’in hayalleri de var tabii ki, -Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde okumak istiyor.- Üniversitenin açacağı kapıları denemek, sağlıklı ilişkiler kurmak gibi… Film yakın gelecekte geçiyor ama beklentiler istekler hiç değişmemiş, belki de hiç değişmeyecek insana özgü duygulardan bahsediyoruz. Üniversiteler her zaman beklentileri yükselten, belki de yaşam boyunca yapılacak seçimlerin hep en önemlisi gibi önümüze sürülüyor daha ilk gençlik yıllarımızdan başlayarak. Ancak net olan bir şey var ki coğrafyadan bağımsız, ister Kanada’da ister Türkiye’de olsun aile, yaşanan zorluklar, maddi imkânlar gibi dış etkenler sonucunda nevrotik hatta patolojik süreçler yaşayan birçok çocuktan birisi Steve.

    Buradan filme tekrar döndüğümüzde Steve’in beklenmedik şekilde arınmasıyla Diane ve Kyla ile birlikte alışılagelmişin oldukça dışında bir sevgi(!) üçgeni içerisinde buluyoruz kendimizi. Her an tetikteyiz mutlaka bir aksilik olacak onu bekliyoruz. Biz bekliyoruz lakin filmin kahramanları hallerinden oldukça memnun. Hatta işler o denli yolunda gözüküyor ki, filmin izlediğimiz süre boyunca 1:1 olan boyutu genişliyor ve görüntü tam ekrana yayılıyor yönetmen bunu da Steve’e yaptırıyor. Adeta ruhun daralmışlığını, sıkıntının ta kendisini kullandığı teknik üzerinden çerçevesini dar bir şekilde sunan yönetmen, seyircilerle etkileşime geçiyor. Yaşanılan rahatlamaya boyut kazandırılıyor.

    Karakterler ile birlikte yaşadığımız bu rahatlık hissi çok da uzun sürmüyor. Steve’in okulda çıkardığı kavga sonrasında açılan tazminat davasının celp kâğıdı eve geldiğinde görüyoruz ki davanın kaybedilmesi durumunda ödenecek tutar gerçekten çok büyük bir miktar. Diane bu noktada avukat komşusu ile -adamın ondan etkilendiğini de biliyor- yemeğe çıkarak Steve’i savunmasını istemeyi planlıyor ve uyguluyor ancak Steve de bu yemeğe katılıyor. Tabii ki annesini elde etmek isteyen avukatı ve gecenin tamamını mahvederek hem davayı hem de annesinin ona olan inancını bir kez daha kaybediyor.

    Bunca travma ve krizin eşiğindeki kadınlar ve çocuğun üzerinden bir kurmaca yaratmak tabii ki filmi, oldukça dramatik anlarla bezemek anlamına da geliyor. Üzerine bir de yönetmenin müzik kullanımına verdiği önem ve ustalık ile birleştiğinde her izleyicinin kaldırmak istemeyeceği kadar da yük biniyor omuzlara. Arınma (katharsis) seansları içerisinde boğulmak istemeyen seyirciler için yaklaşık 140 dakikalık süre yorucu gelebilir. Ancak beyazperde karşısında bu muazzam tutkala bir an yapıştığınızda da süreçten ayrılmanız oldukça zor, içerisinde kendinizi kaptırmış bir şekilde bulmanız ise çok mümkün.

    Steve’in dünyası oldukça karanlık ancak kendisinin yarattığı etkileri ve boyutlarını da kestirebiliyor aslında. Bu sebepten belki de intiharı da denemesi, ancak Xavier Dolan’ın yarattığı çemberi bu denli kolay kırdırmaya niyeti yok, hayata tutunuyor Steve. Sonrasında Kyla, Diane ve Steve birlikte yolculuğa çıkıyorlar, zamanı ileri alıyor yönetmen Steve’in üniversiteyi kazandığı, başarılı biri olduğu hatta evlendiğini izliyoruz. Belki paralel bir evreni ama büyük ihtimalle nerede yanlış yaptığını sorgulayan Diane’nin hayal ettiğini izliyoruz. Araba duruyor ve yolculuk hiç de mutlu sonlanmıyor.

    Diane artık taşıyamıyor Steve’i, belki de doğru taşıyamadığını düşündüğü için oğlunun başına bunların geldiğini düşünüyor. Bilmiyoruz, çok da bilmek istemiyoruz o noktada. Çünkü bu yolculuk bizleri, Steve’in teslim edileceği akıl hastanesine götüren bir kurmaca. Yine güçlük, büyük bir kavga, travma ve elektrikle de olsa zapturapt altına alınan 15 yaşında bir “deli” kanlı.

    Film adeta bir oyunculuk karnavalı, sahnesi gelen oyuncu yıldızlaşıyor, özellikle de Steve rolüyle Antoine-Olivier Pilon. Perdedeki 1:1 orandaki görüntü oldukça küçük ancak bunun tersine büyüdükçe büyüyor oyunculuklar.

    Steve’in akıl hastanesine yatırılmasıyla evler donuklaşıyor. Kyla bir süredir ilgilenmediği ailesi -eşi ve kızı- ile ilgilenmeye başlıyor ancak Steve ile birlikte olduğu süreçte düzelme belirtileri gösteren konuşması tekrar bozulmaya başlıyor. Adeta kendi,“bozuk normaline” döndüğünü gösteriyor yönetmen. Diane ise ruhsal çöküntülerle boğuşuyor. Kyla’nın taşınma haberini aldığında verdiği hiçlik ifadesiyle karışık donuk mutluluğundan ruhunun derinliklerinden gelen çöküntüyü kabullenmeyerek yaşama tutunabileceğine inandığını gösteriyor.

    Yitik ailelerin, kısa süreliğine de olsa birleştirdiği 3 karakterin finaldeki dağılışı izleyici olarak bizlere çarpıcı geliyor. Buruk bir hikâyeymişçesine bakıyoruz duruma ancak bu kısa süreli birliktelik öncesindeki hayatlarına geri dönüşlerini takip ediyoruz filmin süresi boyunca. Yaşanılan anların hepsi birbirinden farklı ve değerli ancak finalinde Steve’in annesini telefonla arayarak oldukça olumlu şeyler söylemesi – ki aslında zorunlu bırakılmış bu telefon konuşmasını yapmaya – ancak Diane’nin telefonunu açmayıp bu konuşmanın sadece bir ses kaydı halinde kalması bile kendi gerçekliklerini algılayabilmemiz için yeterli veri sunuyor.

    Mommy, gerek senaryoda ustalıkla işlenen karakterler barındırması gerek kreatif yönü ve stilize görselliğiyle zihinlerde uzun yıllar yer edecek bir film. Dualite olgusu üzerinden seçimler ve sonuçlarını çok öznel bir şekilde değerlendiren yönetmen, çocuk ile sınanan aile temasına yenilik getiriyor. Evil Child filmi olmaya yakınsadığı anlar ile heyecanlandıran ancak yer yer naif bir ilk gençlik halleri sunumuyla duygusunu yoğunlaştırmaktan çekinmeyen bir iş.

  4. Filmekimi 2015’te Görülmesi Gereken 10 Film

    Filmekimi 2015’te Görülmesi Gereken 10 Film için yorumlar kapalı

    Bu sene 3-11 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek olan 14. Filmekimi, yine sinemaseverlerin zevkle izleyeceği, oldukça kuvvetli bir seçki ile karşımızda. İstanbul Avrupa Yakası’nda Atlas, Beyoğlu ve Feriye Sinemaları’nda, Anadolu Yakası’nda ise Rexx Sineması’nda izlenebilecek 50’ye yakın film arasından sizler için 10 filmlik bir öneri listesi hazırladık.

    Filmler karışık şekilde sıralanmıştır.

    Baskın

    Can Evrenol’un ilk uzun metraj filmi olan Baskın, alıştığınız korku filmlerinden çok farklı. Yarattığı atmosfer ile izleyenleri koltuklarına çivileyecek olan film, bir grup polisin aldıkları ihbar üzerine bir binaya gitmelerini ve bina içerisinde yaşadıklarını temele alıyor. H.P. Lovecraftvari bir korku filmi görmek ve Türkiye’de de stil sahibi korku filminin en harika şekilde çekilebildiğine inanmak için Baskın’ı izlemelisiniz.

    Mustang

    Deniz Gamze Ergüven’in Türkiye – Fransa ortak yapımı filmi, beş yetim kız kardeşin erkeklerle birlikte zaman geçirdikleri için tutucu çevrelerinden gelen baskı sonucunda evlerinde neredeyse hapis hayatı yaşar duruma gelmelerini anlatıyor. Birlikte yaşadıkları babaannelerinin çözümü her birini evlendirmekte bulmasıyla filmin dramatik yapısı artık kolay kolay kırılamayacak şekilde kurulmuş oluyor. Bu çözüme(!) karşı kardeşler birbirine kenetlenerek adeta çevrelerine karşı bir özgürlük mücadelesine girişiyor. Cannes, Saraybosna gibi film festivallerinde aldığı ödüller, topladığı beğeni ve son olarak Fransa’nın Oscar adayı seçilmesiyle birlikte üzerine çok konuşulan film kesinlikle görülmeye değer.

    Lobster

    Yeni Yunan Dalgası’nın en önemli yönetmeni olarak rahatlıkla gösterilebilen Yorgos Lanthimos çektiği filmlerle (Dogtooth, Alps) kural yıkıcı tavrını tüm seyircilere kanıtlamıştı. Aykırı yönetmen son filmi Lobster’da genelini Hollywood oyuncuları ile kurduğu kadrosu ve yarattığı farklı gelecek tasavvuru ile akıllardan çıkmayacak türde bir filmi en muazzam haliyle kotarmayı başarıyor. Bir dünya düşünün ki bekar olmak yasak olsun. Bu yasağa karşı gelmenin yaptırımı ise seçtiğiniz bir hayvana dönüşmek olsun. Olsun mu? Filmekimi’nin bu yılki seçkisinin en kuvvetli filmine merhaba demeye hazır olun.

    The Treasure

    Corneliu Porumboiu’nun kendine has stilini takipçileri çok iyi bilir. Yönetmen, dramalarında mizahı etkili şekilde kullanarak bizleri zaman zaman Romanya’nın komünist geçmişi ile de karşı karşıya bırakmayı çok seviyor. Oğlunun kahramanı bir baba olan Adrian’ın rutin hayatı komşusunun hazine arama teklifi ile kırılmaya uğrar ve öncelikle teklifi reddeden Adrian hazineyi bulduğunda gerçek bir kahramana dönüşme arzusunu dizginleyemeyerek kendini işin içerisinde bulur. Sarkastik yapısı ile yer yer kahkaha attırma gücüne sahip film, sade sinematografisi ile izleyicisi ile kuvvetli bir bağ kurmayı çok iyi başarıyor.

    The Brand New Testament

    Mr. Nobody filmiyle tanıdığımız Jaco van Dormael, sürreal bir komedi filmi ile tekrar seyirci karşısına çıkıyor. Ya Tanrı, Brüksel’de bir apartman dairesinde kızıyla birlikte yaşıyor olsaydı? İşte tam da bu soru ile yola çıkan film, Cannes Film Festivali’nde seyirci tarafından büyük ilgiyle karşılanırken eleştirmenler tarafından da genel olarak beğenildi. Festivalin bu sene kaçırılmayacak listelerinin neredeyse hepsinde yer alan film, eğlence garantisi veriyor. Yönetmenin renk paleti ve imajlar ile anlam yaratmadaki gücü ile film, Türkiye seyircisinden de iyi not alacak gibi.

    Youth

    Tüm dünyada beğenilen başyapıtı The Great Beauty ile kariyerinin zirvesine doğru yükselen yönetmen Paolo Sorrentino’nun son filmi Youth, daha duyurulduğu an itibariyle sinemaseverler tarafından merakla beklenmeye başlandı. İki, yaşı geçkin erkeğin türlü meseleler içinde boğuşmasını anlatan film, Cannes’da Altın Palmiye’yi alamasa da yönetmenin özgün kamera kullanımı ve müzikleri ile izleyicisine buram buram stil vaadediyor.

    Son Of Saul

    Senenin en çok konuşulan filmlerinden olan Son of Saul, yönetmen László Nemes’in  tercih ettiği çekim tekniği sebebiyle karakterlerini ve izleyenleri köşeye sıkıştırıyor. Film, bilindik yahudi soykırımı filmlerinden farklı bir damar buluyor ve oradan inanılmaz derinlikli bir anlatı yürütüyor. Macaristan’ın bu sene Oscar adayı olan film, Cannes Film Festivali’nden de birçok ödülle dönmüştü.

    Mistress America

    Noah Baumbach’ın mizahi dili ile yeni nesli hemen ağına düşüren filmi Frances Ha’dan sonra yine Greta Gerwig’i başrolde izlediğimiz bir filme imza atıyor. Sundance Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan ve izleyiciler tarafından oldukça beğeni toplayan film, Brooke ve Tracy’nin arkadaşlıklarını eğlenceli bir şekilde konu ediniyor. New York ile iç içe bu eğlenceli film, festivalin kaçırılmayacaklarından.

    The Witch

    Robert Eggers’in ilk uzun metraj denemesi The Witch, Sundance Film Festivali’nde ilk gösterimini yapmasıyla, senenin aranan korku filmlerinden olacağının müjdesini de vermiş oldu. Cadı avlarından ilham alan film, seyircisini 1600’lü yıllara götürüyor. Bir aile hikayesi içerisinde büyücülük, kara büyü gibi konuları ele alan film şimdiden kulaktan kulağa yayılarak ne denli ürkütücü olduğundan bahsettirmeye başlamış durumda.

    Cemetary Of Splendour

    Tayland’lı yönetmen Apichatpong Weerasethakul son filminde yarı-otobiyografik bir hikaye kurguluyor. Sinemasında adeta izleyicisine farklı boyutlar sunan yönetmen, doğa ve ölüm temalarını birçok filminde olduğu gibi yine başrole taşıyor. Ruh ve madde üzerine bu farklı anlatı, uyku hastalığına yakalanan bir grup askerin yolunun medyum Keng ile kesişmesiyle derinleşen olaylara odaklanıyor. Bu sene Filmekimi’nde görmezseniz büyük ihtimalle vizyonda göremeyeceğiniz bu film kesinlikle kaçırılmayacaklar arasında.

  5. Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye?

    Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye? için yorumlar kapalı

    Lübnan’lı sinemacı Nadine Labaki yeteneğiyle her geçen gün bizleri şaşırtmaya devam ediyor. İlk filmi Karamel’de özgün sinema dili ile karşılaştığımız kadın yönetmen, ikinci filmi Et Maintenant On Va Où ile istikrarlı çıkışını sürdürüyor. Filmde, hem yazar, hem yönetmen, hem de başrol oyuncusu olarak gördüğümüz Labaki, kendi coğrafyasını öylesine iyi tanıyor ki oradan çıkan dram ve mizahı dozunda sunarak, oldukça tehlikeli bir konuyu derinlemesine masaya yatırmayı çok iyi başarıyor. 2011 yapımı film, izler kitlenin beğenisini daha ilk gösterimiyle kazanırken Cannes Film Festivali’nde yarışmış ve Toronto‘dan ise seyirci ödülü ile dönmüştü.

    Türkiye’de “Peki Şimdi Nereye?” ismiyle gösterim şansı bulan Et Maintenant On Va Où, Lübnan’da küçük bir köyü odağına yerleştiriyor. Adeta yalıtılmış bir bölgede bulunan köy, Hristiyan ve Müslüman halkın bir arada yaşadığı/yaşamaya çalıştığı bir yer olarak tanımlanıyor. İki farklı dine mensup bireylerin çatışmaları sonucunda sadece kadınlar, yaşlılar ve çocukların kaldığını gözlemlediğimiz köyde sevdiğini kaybetmenin acısını tatmayan neredeyse yok gibi. Gülümsemelerin bile acı ile çevrelendiği bu köyde radyo frekansı bulmak neredeyse imkansız iken televizyon izlemek isteyen gençlerin yüksek bir tepeye anten yerleştirme çabalarını ve sonrasında tüm köyün birlikte televizyon izleyişini görmek akıllara hemen Vizontele’yi getiriyor, ancak bu benzerlik çok kısa sürede gelişen hikaye çatısı ile zihinlerden uzaklaşıyor. Hristiyan ve Müslüman halkın bir arada mutlu olduğunu izlediğimiz bu anlarda, daha biz izleyiciler bile dini bir ayrımı net olarak gözlemleyememişken televizyonda, köyün dışarısında bu iki farklı dine mensup kişilerin çatışmaya başladığı ve ölülerin olduğu haberi ile filmin yönelimini anlamaya başlıyoruz. Tam da bu noktada kadınların devreye girişi -sebepsiz bir atışma ortamı yaratarak- ile erkeklerin haberi izlemeleri sabote ediliyor.

    Sinemada kadın bakışı ile çekilmiş filmler görmek çok zor, yönetmenin kadın oluşu bizlere bu şansı sunuyor. Nadine Labaki, kadının arzu nesnesi olarak yıldızlaştırılmadığı, erkek bakışının karşısında durabilen erk(ek) hegemonyası altında ezilmeyen kadınları izletiyor bizlere. Dinleri aynı olmasa da kayıpları aynı olan kadınları, anneleri. Filmlerinin katmanlı yapısını kurgularken müziği hiç de hafife almayan tarafıyla tanıdığımız yönetmen, filminin bazı sahnelerinde müzikal havası estiriyor. Müzik ile birlikte şenlikli bir yapıya bürünen bu anları izlerken ne kadar uzun zamandır – anlatması böylesine güç bir konu ele alınmasına karşın- anlatılan yükün altında ezilmediğiniz bir film gördüğümüzü düşünür hale geliyoruz.

    Kadının Yeri, İnsanlığın Yanı

    Labaki, sinemadan ziyade yapılı çevrenin her alanında konumsuzlaştırılmaya devam eden kadınlara filminde öylesine iyi saf tutturuyor ki kadının gücü, ideolojisi, aşkı, nefreti ve en çok da kaybetmekten yorulan tarafıyla karşılaşıyoruz. Filmde temelde 5 kadının dini sebeplerden doğacak savaşı ve kan akmasını engellemek için neler yapabileceğini izliyoruz. Nadine Labaki’nin canlandırdığı Amale hem güzelliğiyle hem de zekasıyla etkileyici bir karakter, erkek karakterlerden en önemlisi Rabih ile romantizme boğulmamıza izin verilmeden farklı dinlerden olan bu iki insanın aşklarını da izliyoruz. Yakışıklı ve çalışkan Rabih, Amale’nin kafesindeki tadilat ve boya işlerini yaparken birbirleri ile bir anlığına göz göze gelmelerini fırsat bilip filmin en romantik sahnesi ile karşılaşıyoruz, Rabih’in mi yoksa Amale’nin mi olduğunu bilmediğimiz hayali bir dans bu!

    Ancak film boyunca aşk hiç bir zaman ana hikaye olmuyor. Buna izin verilmiyor, asıl anlatılan din, dil, ırk farkı gözetmeksizin birlikte yaşabilmek. Fakat çevreden gelen dini çatışma haberleri ile köyün erkekleri arasında yaşanmaya başlayan gerginlikler ile başa çıkmak durumunda olan kadınlar çareyi dramı mizaha dönüştürmekte buluyorlar. Kendi çocukları, kocaları dini meseleler yüzünden savaşa yönelmesin, kan dökülmesin diye Ukraynalı dansçı kızları bir haftalığına köylerine getirip erkeklerin düşüncelerini başka noktaya çekmeye çalışmaları bile hep bu sebepten.  Kendinden vazgeçmek değil tabii ki bu hele ki kadınları küçümsemek, cinsel obje olarak sunmak hiç değil, aksine kadın zekasını vurgulayan, barış için her şeyi yapabilecek kadınların çözümü en köşelerde bile arayabileceğini kanıtlayan bir plan. Ancak yaptıkları her plan belirli bir noktada kilitleniyor, din tartışmasından daha öncelikli bir hale gelemiyor, her şey unutuluyor ve artık önlenemez durumlar ortaya çıkmaya başlıyor. Camiden ayakkabıların çalınması, kilisedeki şarap kadehlerine tavuk kanı koyulması gibi savaş yanlılarının yaptığı sabotajları izliyoruz. Bunlardan birisinde hıncını sakat bir çocuktan çıkaran bir adamın kininin ekrandan çıkıp yüzümüze vurmasını izlerken küçük çocuğun annesi geliyor ve çocuğu oradan uzaklaştırıyor. Bir anne olarak duruma ne kadar içerlese de daha fazla kan görmemek için sarf ettiği bir cümle ise akıllardan hiç silinmeyecek kadar derine kazınıyor.

    “Sakın babana söyleme olanları o da karşılık vermek ister, savaş çıkar, sakın!”

     

     

    Erkek-Din-Ölüm Üçgenine Sıkışan Anneler

    Kurmaca anlatılar üzerinden gerçeğin otopsisini yapmak çoğu zaman gerçek anlamın yitirilmesine sebep olabilir. Ancak Ortadoğu’nun savaşı uzun yıllar her haliyle yaşamış olan ülkesi Lübnan’ı anlatan film, Lübnan’lı bir kadının kaleminden çıkan ve onun gözüyle çekilen görüntülerle din ve vicdan ikilisini en duru haliyle karşımıza getiriyor. Toprakların/sınırların kutsandığı, dinlerin yüceltildiği ancak insan olmanın yetmediği coğrafyalarda kan her daim akıyor ve göz yaşı da hiç dinmiyor. Nadine Labaki, göz pınarlarının kuruduğu, erkek nüfusunun neredeyse bittiği bir köye yöneltiyor kamerasını, gözünü budaktan sakınmıyor anlatısında. Edilgen kadın karakterler görmekten sıkılmış bünyelere hızır gibi yetişiyor. Erkeklerin etkilenmemesi için televizyon izlemesini, gazete okumasını engellemek, zihinlerini savaş yerine başka tarafa yöneltmelerini sağlamak gibi birçok yolu deniyor kadınlar ama kısa süreli çözümler olarak kalıyor denedikleri. Savaşın çok yakın olduğunu hissediyoruz. Birlik olmanın zamanı olduğu, ölümün kimseye faydası olmadığı kadınlar tarafından her an dile getiriliyor ama yetmiyor, gözler ilk hatada kararıyor.

    İki genç delikanlı, Roukoz ve Nassim mobiletleri dolaşırken civar köyde gerçekleşen bir çatışmanın mermisi Nassim’i bu dünyadan almaya yetiyor. Roukoz mobiletin arkasında Nassim’i annesinin yanına getirdiğinde ise bir süre anlayamıyoruz öldüğünü, ta ki anne durumu fark edip Roukoz’a bu durumu kesinlikle kimseye söylememesi gerektiğini sıkıca tembihleyene dek. Hele ki Roukoz’un abisinin, bu durumu duyarsa Hristiyan kardeşinin intikamı için herhangi bir müslümanı öldüreceğini anne kadar bizler de biliyoruz. Bir acının başka acıları doğurmaması için Nassim’in ölü bedeni bir kuyuya bırakılıyor annesi tarafından. Kısa bir süre ölen oğlunun yokluğunu kabakulak olduğu yalanıyla saklayabilse de kadınlar önünde sonunda durumu öğreniyorlar. Evde yas tutulurken Nassim’in abisi eve geliyor ve silahlarının nerede olduğunu soruyor hissetmişçesine, sonrası malum Nassim’in öldüğünü öğreniyor savaşı başlatmaya hazır! Tam bu anda anne, diğer oğlunun da ölmesine göz yumamayacağını dile getirerek öz oğlunu ayağından vuruyor.

    Film çepeçevre ele aldığı karakterlerini yaratırken gerçeklik dozu ile de oynamayı seçiyor, abartılmış karakterler, olduğundan belki de daha sığ olarak gösterilen erkekler seyirciyi çok da rahatsız etmiyor, sonuçta insanlığın ölüme olan açlığını küçük bir abartı ile karşısına alabilen bir film izliyoruz. Din meselesine tarafsızca yaklaşıyor film, aynı köyde doğmuş büyümüş insanların farklı inanç sistemlerine sahip oldukları için birbirlerine nasıl kıydığını anlayamadığını öylesine samimi bir şekilde anlatıyor ki aynı derdin ortağı edebiliyor bizleri.

    Filmin her anı ilmek ilmek işlenmiş, dramın dozu ne zaman artsa seyircinin mizaha olan açlığı akıllara gelerek abartılmış karakter ve olaylar üzerinden dozunda şakalar devreye giriyor ve seyirciye nefes aldırılıyor. Bu durum kimi çevrelerce eleştiri oklarının filme yönelmesine sebep oluyor ancak gittiği bir çok festivalden seyirci ödülünü alan film, başarısıyla eleştirilere de cevabını vermiş oluyor.

    Final Ya Da Tersine Dünya

    Müzik kullanımı ile etkileyiciliğini perçinleyen film, özenli planları ve stil sahibi fotoğraflarıyla sadece hikaye anlatma konusunda değil geniş bir perspektif ile yaratıldığını kanıtlıyor.

    Hikayenin çıkmazı ise öylesine büyük ki filmin finalini kestirmek oldukça zor. Nassim’in ölümüyle olayların tırmanışa geçtiğini ve engellemek için çok az zamanları kaldığını anlayan kadınlar son bir plan yapıyorlar. Plan kuruluyor, elde avuçtaki tüm uyuşturucu barındıran ilaçlar, haşhaşlar Amale’nin kafesine geliyor. Büyük bir tertibat ile içkiler hazırlanıyor, haşhaşlı kekler, börekler pişiriliyor. Geriye kalan, herkesi bir araya getirme görevi ise -kadınların planı anlatarak inandırdıkları- filmin başından bu yana alışılageldik ketum din adamlarından çok farklı ve akılcı tutumlar sergileyen imam ve papaza düşüyor. Hem camiden hem de kiliseden duyuru yapılıyor ve herkes aynı mekana getiriliyor.

    Din bağı ile değil belki ama her haliyle kardeş olan bireyler bir araya geliyor, Ukraynalı dansözler oynuyor, kafalar bulunuyor/bulanıyor. O akşam için her şey unutuluyor ve yeni bir güne uyanılıyor. Sessiz bir sabah ile finale yaklaştığımızı biliyoruz ancak kadınların detaylıca kurguladığı planın sadece küçücük bir kısmını gördüğümüzü, hristiyan olan muhtarın evinde asılı Kuran’ı ve koyu bir hristiyan olan karısı Yvonne’u secdede gördüğümüzde anlıyoruz. Sonra diğer evlerde de müslüman kadınların başının açıldığını evlerine yerleştirdikleri haçları görüyoruz.

    Kadınlardan birisinin kocasına, “Artık ben de onlardan biriyim birini vuracaksan önce benimle başlamalısın.” Deyişini izlerken söylenecek çok da söz kalmıyor. Yönetmen, filmin son sahnesi olarak  Nassim’in cenazesini izletiyor. Kalabalık mezarlığa geliyor ancak bir taraf müslüman diğer taraf ise hristiyanların mezarlığı, cenazeyi taşıyanlardan gelen soru ise hislerimize tercüman olurken filmin ismini de kat be kat anlamlandırıyor: “Peki, şimdi nereye?”

  6. Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz

    Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz için yorumlar kapalı

    Japonya’nın ünlü yönetmenlerinden Kinji Fukasaku tarafından ustaca kotarılan 2000 yapımı Battle Royale için distopik bir gençlik filmi demek yerinde olacaktır. Distopya filmleri dendiğinde ilk anda akıllara düşmeyen film, yakın gelecekte Japonya’nın finansal krizde olduğu ve bu durumun birçok sorunu da beraberinde getirdiği bir dönem portesi çiziyor. Ülkenin çöküntü halindeki sosyo-ekonomik koşulları içerisinde gençlerin sisteme karşı duran ve giderek asileşen tavırlarını engellemek ve çocukları üzerinden ailelere göz dağı vermek için “Battle Royale” adlı bir yasa yaratan devlet, her distopyada olduğu gibi kontrol mekanizmasını güçlendirmiş durumda. Yasa ise oldukça basit; her yıl binlerce lise arasından seçilen bir sınıf öğrenci, bir oyun oynamaya zorlanır. Ölümüne bir oyun. Oyunu sadece bir kişi kazanabilecek ve kurtuluşunu kendi inşa etmiş olacaktır.

    Buradan filme bir ara verip, biraz ütopya ve distopya kavramlarına odaklanalım. Genel kanı ütopyanın olası en iyiyi temsil eden yer olduğu yönündedir. Lakin kelimenin kökenine inildiğinde “eu” (iyi) ve “ou” (yok) ön eklerinin “topia” kelimesine eklemlenmeleriyle ile ortaya çıkan kelimenin anlamı, iyi ve yok yer demektir. Yani varlığı mümkün olmayan en iyi yerden bahsedilir. Bu kabulle bakıldığında her bireyin ütopyası farklıdır, ortak bir ütopya inşası neredeyse imkansızdır. Çünkü herhangi biri için muazzam bir dünya tasarısı bir başkasının kabusu olabilir, keza günümüz dünyasına bakıldığında bu durumun gerçekliği yüzlerimize de çarpmaktadır. İşte tam bu sebeptendir ki her ütopyanın kendi distopyasını da ortaya çıkarabileceği tezini sunabilmektedir.

    Battle Royale filmine döndüğümüzde ıssız adaya götürülen ve boyunlukları takılan gençler, devlet eliyle bir ölüm oyunu oynamak zorunda bırakılmıştır. Ada, distopya edebiyatı ve sinemasında çokça kullanılan bir alandır. Doğası gereği kaçmanın zorluğuna ve kontrol etmenin kolaylığına sahip oldukları için gerek imaj gerek metin çözümlerinde oldukça sağlam bir altlık sunar. Filmde adanın her yerine yerleştirilen kameralar ve boyunluklarındaki mikrofonlar ile tüm genç kurbanlar takip edilebilmektedir. Bu sayede örgütlenmeleri, “oyunu” bozacak herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmektedir. İngiliz toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishanenin her alandan gözlenebilen yapısından alan ve “Bütünü Gözlemek” anlamına gelen Panoptikon fikri filmin de anlatı diline sirayet etmiş hatta dramatik yapı kurgusunda -karakter analizi ve açmazların yaratılması aşamalarında- önemli noktada yer almaktadır.

    HAYATTA KALMAK İÇİN HAYAT ALMAK

    Okul gezisi sonrasında kendilerini bir odada yarı baygın şekilde bulan gençler ölüm oyunun içerisinde olduklarını, bu sene devlet tarafından seçilen sınıfın kendilerinin olduğunu eski öğretmenleri Kitano-Sensei tarafından öğrenirler. Kitano-Sensei daha öncesinden okulda Nobu isimli öğrencisi tarafından bıçaklanmış sonrasında da okulu bırakmıştır. Bu oyunun yürütücülüğünü yaparak gençlerden intikam alma şansı elde etmiştir. Oyunun kurallarını anlatmaya başlamadan gençler arasında panik ve endişe boy göstermiş ve serinkanlı duramayanlardan bir kaçı Kitano-Sensei tarafından daha oyun başlamadan “şov” maksadıyla öldürülmüşlerdir. Sınıf arkadaşlarının ölümüyle yüz yüze gelen gençler oyunu kabullenme evresine geçmişlerdir. “Bugünkü dersiniz diğerinizi öldürmek.” açıklaması ile artık, hayatta kalmak için hayat almaları gerektiğini tam anlamıyla algıladıkları an’a tekabül etmektedir!

    Ölümün, öldürmenin ne denli zor olduğu etik kurallar dahilinde zihinlerine kazınmış gençler için ilk defa en yalın haliyle ölümle karşılaşmak yanında bir dizi cinnet anı ile gelecektir. Bu süreç içerisinde kendini yüceltip öldürmeye hızlı bir şekilde başlayanlar kadar sınıf arkadaşına bunu yapamayacağını düşünüp intihar edenler de bulunmaktadır. İntihar ederek ölümden değil öldürmekten kaçtıklarını gördüğümüz gençler, yerine ulaşmayacak da olsa bir mesaj yolluyorlar: Genç olmak, kaybetmenin de kazanmanın da en uçlarında olmak demek.

    Filmde rüya ve anı sahnelerine rastlıyoruz. Kurgu bütünlüğü şimdiki zaman içerisinde yaşanmayan bu kesitlerle tamamlanıyor. Daha öncesinde basket oynarken yaşadıkları sevinçlerini gördüğümüz gençlerin bir sahne sonrasında rahat hamlelerle birbirlerini öldürmelerine şahit oluyoruz. Ortak edildiğimiz her cinayet sonrasında tüm ölüleri bize gömdürüyor adeta yönetmen.

    SINIRLAR VE SINIRDAKİ KARAKTERLER

    Ana karakterimiz Shuya Nanahara, annesi tarafından daha 9-10 yaşlarında terkedilmiş, babası ise intihar etmiş genç ve sınıfının sevilen erkeklerinden. Küçük yaşından itibaren bir çok konuda omuzlarında oldukça ağır bir yük taşıdığını ise biz seyirciler, babasının intihar etmeden evvel tuvalet kağıdına tekrarlı bir şekilde yazdığı cümlelerden anlıyoruz: “Hadi Shuya, başarabilirsin Shuya, hadi…”

    Shuya’nın yakın arkadaşı Nobu ise şiddete eğilimi olduğunu anladığımız öfke kontrol sorunları olan bir yeniyetme. Kitano-Sensei ile yaşadığı bıçaklama sorununun üzerine böylesi bir ölüm oyunu içerisinde kendini bulduğunda bir çıldırış anı yaşıyor ve oyun başlamadan süreci kötü etkileyebileceği düşünülerek öldürülüyor.

    Noriko ise iki yakın arkadaş Shuya ve Nobu’nun ortak olarak hoşlandığı sınıfın güzel kızı. Ancak gençlik yıllarında yaşanılan çoğu aşk üçgeni gibi Noriko’dan hoşlandığını ilk söyleyen Nobu oluyor ve Shuya’ya ise duygularını gömmek kalıyor. Fakat Noriko cephesinde durum farklı, o en başından beri Shuya’dan hoşlanıyor. Noriko ile Shuya’nın öldürmeyi reddederek oradan oraya savrulması çatı hikayeyi oluşturuyor. Filmde, Noriko ve Shuya gibi birçok gencin aşk için ölümü göze alma hikayelerine çengel atıyor ve film boyunca takipçisi oluyoruz. İlk gençlik aşkları için neler yapabilindiğini bu ölüm oyunu daha da netleştiriyor. Aşkından ölmek deyiminin en gerçek halini izlerken buluyoruz kendimizi.

    Rüya sahnelerinden en önemlisi Noriko’nun gördüğü denilebilir, Kitano-Sensei ile birlikte “romantik” bir yürüyüşe çıktığını gören genç kızın rüyasında oldukça huzurlu görünmesi bilinçaltının derinliklerinde yatanları sorgulamamıza sebep oluyor. Öğretmeninden etkilenen genç bir kız izlenimine kapıldığımızda yönetmenin ağlarını incelikle ördüğü tuzağa düşmüş bulunuyoruz.

    Ölüm oyununu oynamak için kendi istekleri ile sınıfa transfer olan Kawada ve Kiriyama ise filmde iyi/kötü dengesini kurmak için varolan karakterler diyebiliriz. Kiriyama tam bir ölüm makinesi olarak sunulurken, Shuya ve Noriko ile yolları kesişen Kawada, çiftimizi kolları altına alıyor. Kiriyama’nın hikayesinde istemli boşluklar bırakan yönetmen salt şiddetin adeta beden bulmuş haliyle önemli dramatik anlar yaratıyor. Kawada’nın hikayesinde ise, geçtiğimiz yıllarda ölüm oyununa seçilen sınıfın kazananı/kurtulanı olduğunu ve kız arkadaşının kollarında öldüğünü öğreniyoruz. Shuya ve Noriko’ya olan korumacı tavrına yabancılaşmaktan uzaklaşıyor ve tüm taşları yerli yerine oturtabiliyoruz.

    Sınıftaki tüm gençler bir şekilde gruplara bölünürken Mitsuko isimli genç kızın tek başına gözünü kırpmadan nefret saçarak ölüm oyunu içerisinde kendine yer açtığını gözlemliyoruz. Bu şekilde bir yan hikaye anlatısının altından, çocukluk yıllarında babasının tacizine uğrayan annesinin gözleri önünde babasını öldüren bir karakter çıkıyor. Mitsuko’nun hikayesi özel alana odaklanıyor, sessiz sedasız yaşanan trajedinin sonuçlarını izlerken buluyoruz kendimizi. Yaratılan distopya  her anlamıyla çocukluk/gençlik ile yetişkinlerin çatışmasını anlatıyor. “Yetişkinlere asla güvenmedim. Ya kaçtılar ya öldüler.” diyen Shuya, durumu en duru haliyle özetliyor.

    Sınırlar, devlet eliyle hem coğrafi hem de zihinsel dayatmalarla şekillendirilirken sınırdaki karakterlerin çırpınışları, çatışmaları, aşkları ve nefretleri kocaman bir 2 saate dolduruluyor. Kapana kısılmışlık hissi karakterlerin hareketlerinden, cümlelerinden izleyicilerin zihinlerine akıyor. Derin derin nefes alma isteği yerini kesik kesik nefes alıp vermeye bırakıyor. Neredeyse tüm gençlik problemlerine gerek ana hikaye üzerinden gerek ise yan anlatılarla odaklanmayı başarabilen film, heyecanların gizlenemediği, hırsların ve kurbanların acımasızca cezalandırıldığı, dur durak bilmeyen öfke dağılımının ekranı kan revan içerisinde bırakmasına imkan tanırken gözünü de budaktan sakınmıyor.

    KAN KIRMIZI MİZAH

    Distopik filmlerin karanlık atmosferlerine uygun şekillenen mizahi bir dile aşinayız. Ancak Battle Royale’de kara mizahın sınırları aşılıyor ve kana bulanık bir dille tanışıyoruz. Takeshi Kitano etkisi diye bahsedebileceğimiz bu mizah, usta oyuncunun -aynı zamanda yönetmen- neredeyse içerisinde bulunduğu her filme kattıklarından biri. Ancak Kinji Fukasaku filminde bu temele dayanarak çıtayı yükseklere taşıyor. Daha filmin açılış sekansında, bir önceki ölüm oyununun kazananının araç kortejiyle getirildiği sahnede bir gazetecinin ağzından şu cümleler dökülüyor, “Kazanan bu kez bir kız, evet gülüyor, evet kesinlikle gülüyor.” Sonrasında eli yüzü kana bulanmış genç kız yakın planda gösteriliyor ve kamera daha da yakınlaşıyor. Bu sahne ile bir gülümsemeden korkmanın ne demek olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

    FİNAL

    Kinji Fukasaku’nın kıvrak kamerası çarpıcı planlarıyla birleşiyor ve hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir kült film ortaya çıkarıyor. Yönetmenin uç olanı anlatmaktan çekinmemesi, böylesi bir distopya evreninde gerektiği gibi şiddeti kullanması, cesaretini perçinliyor ve çekildiği dönemde ülkesinde büyük tartışmaların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Estetik arayışı içerisine konumlandırdığı romantizm ve şiddet farklı bir sinemasal hazzı beraberinde getiriyor. Noriko’nun Kitano-Sensei’yi gördüğü rüyanın aslında bir öngörü olarak sunulduğunu ve finali müjdelediğini Kitano-Sensei’nin Noriko’ya olan garip aşkını öğrendiğimizde anlamlandırıyoruz.

    Filmin finaline gelindiğinde Kitano-Sensei’nin ölümü sonrasında başlayan kaçışlarının hiç bitmeyecek olduğunu ekrana yansıyan Shuya ve Noriko’nun fotoğraflarının altında yazanlar netleştiriyor. “Shuya ve Noriko cinayetten aranıyorlar.” Devlet olanları istediği gibi göstererek kurguladığı sistemin sorunsuz çalışmaya devam etmesini garanti altına alıyor. Gençler devlet eliyle öldürülüyor ancak kana bulanan eller yine gençlerin oluyor.

  7. 34.İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken 12 Film

    34.İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken 12 Film için yorumlar kapalı

    4-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek olan 34. İstanbul Film Festivali, bu yıl da önemli filmleri seyirciler ile buluşturuyor. İstanbul’da Atlas, Beyoğlu, Rexx ve Feriye sinemalarında gösterilecek ve 200’ü aşkın filmin yer alacağı festival, sinemaseverleri yoğun tempoda film izlemeye davet ediyor. Mesele Dergisi olarak bu filmler arasından öne çıkan 12 filmi seçerek bir öneri listesi hazırladık. Herkese şimdiden iyi seyirler dileriz.

    * Liste, alfabetik olarak sıralanmıştır.

    1-  CitizenFour – Yönetmen: Laura Poitras

    2015’in ödül canavarı olan bu belgesel, en son oscar’ı da aldı. “Citizenfour” rumuzlu Edward Snowden’i odağa yerleştiren belgesel,yapısı ile gerilim filmlerini aratmıyor. Devlet ve bireyler arasındaki ilişkiyi “olduğu gibi” gözler önüne seren CitizenFour kaçırılmaması gereken bir belgesel.

    2- Far From The Madding Crowd – Yönetmen: Thomas Vinterberg

    Danimarka sinemasının ünlü yönetmenlerinden Thomas Vinterberg’i, bir önceki filmi The Hunt (Jagten) ile çok sevmiştik. Son filmi ile ise Thomas Hardy’nin meşhur kitabını uyarlamaya soyunuyor. Ünlü oyuncuların göz kamaştıran oyunculukları ile yükselen film, oldukça başarılı bir dönem portresi çiziyor.

    3-Im Keller – Yönetmen: Ulrich Seidl

    Paradise üçlemesi ile sinema gündeminde uzunca yer edinen Ulrich Seidl seyircisi ile tartışmaya(!) devam ediyor. Im Keller, özel alanlara tam ortasından girerek tabuları yıkan yapısı ile gözlerimizle gördüklerimiz üzerinden zihnimizde yarattığımız imajlar bütününü talan ediyor. Belgesel ile kurmacanın dozunu muazzam ayarlayarak rahatsızlığımızı doruklara çıkarıyor.

    4- Inherent Vice – Yönetmen: Paul Thomas Anderson

    Amerika’nın gizemli kalemlerinden Thomas Pnchon’un eserinden uyarlanan Inherent Vice, Usta yönetmen Paul Thomas Anderson’un son filmi. Yapı olarak yönetmenin alışılageldik filmlerinden farklı olması ile göze çarpan film, bir dedektifin öyküsüne odaklanırken son yılların en farklı deneyimlerinden birini sunuyor.

    5- It Follows – Yönetmen: David Robert Mitchell

    Senenin en iyi korku filmini bizlere getiren Film Festivali “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümü severlerin yüzünü yine güldürüyor. Yönetmenin ikinci filmi olan It Follows, korku film festivallerinin gözdesi, korku sineması fanlarının ise şimdiden kült mertebesine oturttuğu bir film. Gerek cinsel ilişki ile aktarılan bir lanetin peşine düşen hikayesi gerek ustaca eskiyle yeniyi harmanlayan rejisi ile kaçırılmaması gereken bir film.

    6- Limonata – Yönetmen: Ali Atay

    Türkiye Sineması’nın sevilen oyuncularından Ali Atay kamera arkasına geçerek incelikli bir yol hikayesi anlatmaya soyunuyor. Serkan Keskin’i baş rolde gördüğümüz film, birbirinden oldukça farklı iki kardeşin tutumları üzerinden sıcak bir mizah çıkarmasını iyi başarıyor. Çiçek Kahraman tarafından kurgusu tamamlanan film, festival sonrasında salonlarda da fırtına gibi eseceğe benziyor.

    7- Lost River – Yönetmen: Ryan Gosling

    Ryan Gosling için son yılların en gözde oyuncularından demek kesinlikle yanlış olmayacaktır. Yakışıklı oyuncu içerisinde bulunacağı projeleri daha bir titizlikle seçer hale geldi ve sonrasında da kamera önündeki başarısını kamera arkasında da deneme yolunu seçti. Son filmi Lost River ile izleyicilere emlak krizi üzerine, usta yönetmenlere göndermelerle dolu büyüleyici bir masal anlatısı sunuyor.

    8- Sarmaşık – Yönetmen: Tolga Karaçelik

    İlk filmi Gişe Memuru ile tanıdığımız yönetmenin son filmi, bu sene Sundance Film Festivali’nin ana yarışmasına kabul edilen 12 filmden biri olmasıyla oldukça ses getirdi. 6 Kişilik gemi mürettebatının günlerce süren yoğun yaşam mücadelesini anlatan film, hiyerarşi ve otorite üzerine oldukça düşündürücü bir yerde duruyor.

    9- Taksi – Yönetmen: Jafar Panahi

    İranlı usta yönetmen Jafar Panahi’nin son filmi bu yıl Berlin’den Altın Ayı ödülü ile döndü. Taksi üzerinden toplumsal çözümlemelere ulaşan filmde yönetmen taksinin şoförlüğünü bizzat yaparak insana ve hayatın tüm alanlarına nüfuz etme şansı buluyor. Derinlikli anlatısı ile öne çıkan film, her daim arkadaş sohbetlerinde yapılan “Taksici muhabbeti” söylemine farklı bir bakış açısı getiriyor.

    10- The Duke of Burgundy  Yönetmen: Peter Strickland

    Berberian Sound Studio filmi ile giallo severlere ziyafet sunan yönetmen, ayrıksı stilini devam ettiriyor. The Duke of Burgundy ile erotizm ve gerilimi aynı potada oldukça şık bir şekilde harmanlıyor. Damaklarda farklı tatlar bırakmayı seven yönetmen, güçlü sinematografisi ile karanlık bir içsel yolculuk vaad ediyor.

    11-Victoria – Yönetmen: Sebastian Schipper

    Tek planlı filmler her daim sinemanın büyüsü ile oynuyormuşuz gibi hissettirir ve kendine has bir izleyici kitlesine sahiptir. Ancak bu film, 140 dakikalık süresince gerçek zamanlı bir anlatı sunarak katmanlı bir hikaye ile bizleri karşı karşıya bırakıyor. Farklı bir soygun hikayesi ile karşılaşmak için bu filmi izlenecekler listenizin önemli bir yerine not etmenizi öneriyoruz.

    12- While We´re Young – Yönetmen: Noah Baumbach

    Frances Ha ile nerdeyse herkesi etkileyen yönetmen son filminde, aile ve insan ilişkilerini merkeze yerleştiriyor. İki çiftin aralarındaki ilişki üzerinden tansiyon yakalayan film ilk kez Toronto Film Festivali’nde gösterim şansı bulmuştu. Ben Stiller, Naomi Watts gibi ünlü isimleri de kadrosunda bulunduran yapım festivalin görülmesi gereken filmlerinden.

  8. Bir “Canavar Devlet” Panaroması Olarak Leviathan

    Bir “Canavar Devlet” Panaroması Olarak Leviathan için yorumlar kapalı

    Türkiye’de ilk defa Adana Altın Koza Film Festivali’nde gösterim şansı yakalayan Leviathan, daha ilk filmi Dönüş ile sinema dünyasında kolay kolay silinmeyecek bir yer edinen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi. Adana gösteriminden sonra İstanbul’da da Filmekimi’nde izleme şansı bulabileceğimiz film, Cannes Film Festivali’nde de en iyi senaryo ödülüne layık görülmüştü.

    Filmin senaryosu, Eyüp Kitabı’nın (Book of Job) oldukça serbest bir uyarlaması olarak yönetmen Zvyagintsev ile Oleg Negin’in birlikte çalışması ile ortaya çıkmış. Eyüp Kitabı aslında Tevrat’ın da içerisinde bulunduğu kutsal kitap Tanah’ın çok önemli bir bölümü. Kitap, iyiliklerle dolu Eyüp Peygamber’in şeytan tarafından bir çok kötülüğe maruz bırakılmasına rağmen tanrıya olan inancını kaybetmemesi ve çevresi ile birlikte çektiği acıları derinlemesine sorgulaması üzerine şekilleniyor. Sinemada sıkça gördüğümüz serbest uyarlamalardan birkaç adım öteye giden ve vizyonunun ne denli geniş olduğunu gösteren film, kitabın aksine inanç ekseninde ciddi kaydırmalar yaratarak, herhangi bir şeye ya da birine körü körüne inanmayı ve din olgusunu yine çok “serbest” bir şekilde tartışmaya açıyor. Aslında insanoğlunun yıllardır boğuştuğu bu ateşli tartışmaları Rusya’nın soğuk ikliminde sıradan insanlar üzerinden tartışmaktan ve karakterleri büyük kavramsal soru(n)larla başbaşa bırakmaktan çekinmiyor.

    Film, ismini Thomas Hobbes’un da kitabında, mutlak güce sahip devleti simgelemek için kullandığı ve asıl olarak Tevrat’ta ve İncil’de geçen deniz canavarı Leviathan’dan alıyor. Film, güç ve otoriteyi temsil eden bir metafor olarak Leviathan’ı kullanmaktan çok öteye geçerek yüz yıllardır konuşulan bu kavram üzerinden bir konsept oturtuyor.

    Filmin konusuna gelindiğinde ise; Kolia ailesinden kalan evi yıllardır mutlu şekilde yaşanabilecek hale getirmiş, kendine has düzenini şehre uzak bu ev üzerinden kurgulamıştır. Romka isimli ilk gençlik çağlarındaki oğlu ve güzelliği ile karşısındakini adeta büyüleyen ikinci eşi Lilya ile birlikte yaşamaktadır. Ancak devlet ve kurumlarındaki yozlaşmış güç ve iktidar sarhoşu bireyler, tam da Thomas Hobbes’un Leviathan’ında bahsettiği şekilde sosyal devlet görevini yerine getirmekten, idealardaki gözeten ve destekleyici tavırlardan çok uzakta ve aksi bir şekilde toplum içerisindeki vatandaşlarına hayatı güçleştirmeye devam etmektedir. Kolia da hayatı güçleşen milyonlardan sadece birisidir. Belediye başkanı Vadim, Kolia ve ailesinin yaşadığı toprak parçasına da göz koymuş ve hatta göz koymaktan öteye geçip evin değerinin yakınına bile yaklaşmayan bir ödeme ile bölgeyi istimlak etme kararını yargı ile de perçinlemiştir. Kapana kısılmış olan Kolia’nın tek kurtuluş umudu, Moskova’da avukatlık yapan asker arkadaşı Dmitry’dir. Bu sayede, Kolia ve ailesinin Vadim’e karşı olan hukuk(!) savaşında tutunabileceği bir güç ortaya çıkmıştır ancak zaman daralmakta, yıkım yaklaşmaktadır. Bu süreç içerisinde Kolia’nın üstesinden gelmesi gereken dertler daha başlamamıştır çünkü otoriteye karşı verilen savaş, yıkımlarını hayatın her alanında göstermekte, bunun yanı sıra insanoğlunun zayıf yanları bir bir ortaya çıkmaktadır. Bunca zorluk içerisinde aile, dost ve hatta baba olmak bile giderek zorlaşmaktadır.

    KORKU KRALLIĞI OLARAK DEVLET

    “Sanırım bir canavar yarattım.” Mary Shelley, Frankenstein.

    Leviathan, aslında tam da bu alıntı üzerinden yorumlanabilecek bir film. Hobbes’un da bahsettiği gibi tüm gücün bir insan ya da bir insan meclisinde toplanması ile yaratılan bu Leviathan/Devlet başlarda hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak görülse de giderek onu temsil eden güç sahiplerinin baskı ve tahakkümleri altında toplumdaki bireylerin ezilmesi ile sonuçlanmıştır. Aslında, sözde bir düzen isteğimiz sonucunda Leviathan’ı kendi ellerimizle yarattığımız gerçeği ile karşılaşıyoruz. Buradan yola çıkarak Kolia, avukatı ve arkadaşı Dmitry ve belediye başkanı Vadim’den oluşan üçgen incelenebilir.

    Vadim, hırsla örülü bir karakter olarak resmediliyor filmde. Belediye Başkanı olduğu küçük kentte istediği her şeyi elde etmiş ve daha fazlasını da elde edebileceğini düşünen biri. Tabii ki bunu ona düşündürten sadece kendi hırsları değil, yapılı çevre ona bunu sundukça yarı tanrılaştığına inanmış binlerce güç sahibinden birisi Vadim. Kolia’nın ısrarlı bir şekilde evini kaybetmemek için giriştiği bu mücadele onu daha da hırslandırıyor. Kolia’nın avukat arkadaşı Dmitry ise Kolia’nın fevri tavırlarını dizginlemesi gerektiğini, Vadim hakkında oldukça güçlü ellerden, yaptığı gizli ve karanlık işlere dair bilgiler edindiğini, ona karşı ancak bu dosya yardımıyla ve onun yöntemiyle kazanabileceklerini söylemektedir.

    Kolia, ailesi ve Dmitry ile evde otururken filmin önemli kırılma anlarından birisi yaşanır. Vadim oldukça alkollü bir şekilde evlerine gelir. Oldukça rahattır ve evden çıkmaları gerektiğini söyler ve burasının artık onun olduğundan bahseder. Elindeki gücü kendi çıkarları için kullanmanın verdiği rahatlık alkol ile birleşmiş ve adeta bir canavar ortaya çıkmıştır. Avukatın evde olmasını bir avantaj olarak gören biz seyircileri ise farklı bir yolculuk beklemektedir. Her şey hukuka uygun şekilde gerçekleşir, Kolia evini basan Vadim’e karşı hiç bir hamle yapmaz, Dmitry bir suç duyurusunda bulunur, Kolia imzalar ve dilekçe teslim edilmek üzere karakola gidilir ancak durum Kolia’nın nezarethaneye atılmasıyla son bulur. Hukuk ve yasalar bürokrasinin sivri dişlerine takılmıştır. Artık yapılacak tek şey Dmitry’nin elindeki dosya üzerinden Vadim’i tehdit etmesi olarak görülüyordur. Tehdit anlık bir tedirginlik yaratıp Kolia’nın nezarethaneden çıkarılmasını sağlamıştır ancak Kolia’nın çıkışı aslında esas çıkmaza girişinin habercisidir.

    ÖZEL ALANDA SIKINTILI PASLAŞMALAR: AİLE

    Kolia’nın eşi Lilya, her daim soğukkanlı ve temkinli davranan bir karakter ancak filmin başından itibaren gerek Kolia gerek Kolia’nın oğlu Romka ile olan ilişkisinde gizemli tarafı olan biri olarak sunuluyor. Lilya’nın bu gizemi Kolia’nın can dostu, avukatı Dmitry ile olan ilişkisini gördüğümüzde aydınlanıyor. Seyircinin gördüğünü Kolia da görene değin bir iç sıkıntısı hasıl oluyor biz izleyenlere. Sakinliğimizi korumaya çalışarak izlerken Dmitry’nin, ailenin ve hatta Kolia’nın tüm arkadaş ortamının içine nasıl süzüldüğünü gözlemleme şansı da buluyoruz. Zaten sorunlara gark edilmiş Kolia’nın bir de bu yükü nasıl taşıyabileceğini düşünürken hiç kadının tarafından bakamıyor gözler. Oysaki Kolia sert ve ketum biri, her ne kadar Lilya’yı çoksevse de iyi gitmeyen bir evlilikleri olduğu aşikar. Sorunlar kronikleşmiş ve kadın için baş edilemez bir hal almış. Kaçış mıdır yoksa karşı koyamama mı bilinmez ama Dmitry ile bir ilişkisi başlıyor Lilya’nın. Kolia’nın bunu öğrenmesi ise polis arkadaşlarıyla birlikte pikniğe gittiklerinde Romka’nın bu yasak ilişkiyi görmesiyle gerçekleşiyor. Sonrası malum, Dmitry ve Lilya darp ediliyor ve bir şekilde kaçıyorlar.

    Kolia’nın en yakın polis arkadaşının eşi ise Lilya ile çok iyi arkadaş. Ne olursa olsun Lilya’yı savunuyor keza Kolia da o kadar seviyor ki yaşanılanları unutup affetmeye hazır Lilya’yı. Beklenen oluyor ve Lilya, Dmitry’i bırakıp evine “ailesine” dönüyor. Çünkü aile içerisinde her şey olabilir!? Yönetmenin dokunuşu işte burada aslında, özel alanın mahremiyetini ve onun arkasına saklanan her şeyi sorgulatıyor. Geriye ise Kolia’nın sinirle söylediği “Öldüreceğim ikisini de” benzeri cümlesi ve o cümleyi hatırlayanlar kalıyor.

    TÜM KARAKTERLER VE ÖZELLİKLE ÇOCUKLAR

    Kolia’nın tüm bu yaşadıkları arasında en çok sıkışıp kalan oğlu Romka oluyor. Ne evlerinin ellerinden gidişini, ne hiç bir zaman anne demediği kadının babasına olan ihanetini ne de gerçek dostluğun bazı maddi değerler karşısında tükenişini kabullenebiliyor. Yaşanılanlara karşı sığınacağı tek yer sokaklar. Karşılaştığı küçük sorunları evlerine yakın bir yıkıntıda arkadaşları ile içki içerek atlattığı noktadan çok uzakta artık. Sorunlar, kalabalık ortasında halledebileceğinden çok daha büyük şimdi, zaman bunları kendi içerisinde çözme zamanı. Tam da burada belki de Leviathan ile ilk gerçek karşılaşmasını izletiyor yönetmen bizlere. Romka, deniz kenarında oturmuş karşısında adeta o denizlerin en kudretli canavarının iskeletini izliyor…

    Filmde resmedilen çocuklar arasında polis arkadaşının oğlu da var. Çocuk, daha olayların hiç biri yaşanmamışken evlerine gelen Lilya’yı görüp “Çok güzelsin.” diyor ve elindeki oyuncak silahla ona ateş ediyor. Annesinin bu an üzerine söylediği ise çok manidar. “Erkeklerin hepsi aynı önce güzel derler sonra öldürürler.” Yönetmen adeta çocukların hamleleri üzerinden okunabilecek bir altlık sunuyor bizlere.

    Dmitry’e döndüğümüzde, Lilya tarafından her tarafı yaralı bir şekildeyken bırakılmış bir halde olduğunu biliyoruz. Ancak bir yanda da Vadim’i tehdit ettiği gerçeği var. Vadim’den evin gerçek değerini, buluşarak elden alacağını düşündüğü an yine otoritenin kazandığı an’a denk geliyor. Vadim ve adamları Dmitry’i öldüresiye dövüp kimsenin bulamayacağı bir yerde bırakıyorlar. Bunlara eş zamanlı olarak bizler Lilya’nın evden kaçışını izliyoruz. Görüyoruz ki yapamıyor artık o evde, Kolia ile birlikte olamıyor Lilya. Herkes Dmitry ile kaçtığını düşünüp yasak aşk hikayelerini geliştirirken Lilya’nın ölü bedeninin evin yakınlarında bulunduğu haberi geliyor.

    OTORİTE HEP KAZANIR (MI?)

    Kolia, Lilya’nın ölüm haberiyle yıkılmış durumdayken ağzından dökülen, kendisinin çoktan unuttuğu “Öldüreceğim ikisini de” cümlesi tekrar karşımıza çıkıyor. Bu cümleyi unutmayan polis arkadaşı ve eşi, Lilya’yı öldürenin Kolia olduğuna dair beyanlarını gerekli mercilere iletiyorlar. Kolia her şeyini kaybediyor. Ev, aile, dostluk, her şeyini. Otoriteye, güce karşı vermeye çalıştığı savaş darbelerini en şiddetli şekilde indiriyor. Yönetmen genel planlardan detaylara düştükçe izlerken içerisinde kaybolduğumuz görüntüler, adeta bizlere yakından baktığımızda da bu kokuşmuş düzenin aynı olduğunu söylüyor.

    Filmde, Vadim’in her alanda gördüğü desteği, en çok da din alanında, bir rahipten aldığını sık sık görüyoruz. Rahip ile her yaptığı görüşme bir arınma seansı şeklinde geçiyor. Birlikte görüldükleri her sahnede vicdani muhasebelere şahit olacağımızı sanırken erk’i savunan, canavarı daha da büyüten konuşmalar izletmeyi tercih ediyor yönetmen. Tartışmalar, sonuçlar ayan beyan ortada. Gizli kapaklı bile yapılmaya tenezzül edilmiyor. Eleştiri okları sıradan insanları öldürürken, güce sahip olanlar için adeta birer cephane olup çıkıyor.

    Filmin ironi ve mizah üzerinden yürüyen bir tarafı da mevcut. Böylesine karanlık karakterlerden kara mizah doğmaması da neredeyse imkansız zaten.

    Filmin sonlarına doğru Lilya’nın ölümü, Kolia’nın hapse girmesi Romka’nın tek başına kalması gibi sonuçların hepsi Vadim’in eliyle gerçekleşiyor. Sebebi ise Vadim’e göre, küçük böceklerin kendisi gibi bir güç karşısında ancak mide bulandırabilecek olduğunu kanıtlama arzusu. Vadim kazanıyor, ölen ölüyor, kalan sağların ise kesinlikle bizim olmadığını Romka’nın önündeki iki seçimi – ya devlet himayesine geçip yetiştirme yurduna gönderilecek ya da onu evlat edinmek isteyen Kolia’nın polis arkadaşı ve eşi ile gidecek-  görüp kurduğu cümleden anlıyoruz.

    “Beni evlat edindiğinizde devlet size para yardımı yapacak beni bunun için eve götürmek istiyorsunuz değil mi?”

    FİNAL

    Leviathan, gerek görsel açıdan gerek senaryo ve işlediği karakterler bakımından çok güçlü bir film. İncelikle işlenmiş her plan, adeta uzunca bir şiir okuyor hissiyatı yaratıyor. Yönetmenin sinemasından aşina olduğumuz detaycı yaklaşımı sayesinde film, iki buçuk saate yaklaşan süresi boyunca sizleri sarıyor. Olaylar Rusya’da geçiyor ancak aslında coğrafi bölgelerden bağımsız şekilde günümüz siyasetine ve siyasilerine ışık tutuyor. Film, kutsal bir metni temele almasına karşın kaderi için tanrı ile değil de devlet ile boğuşan karakter fikri ile ne denli gözü kara bir tutumla ortaya çıkarıldığını her sahnesinde kanıtlıyor.

    Devlet ve kurguladığı kontrol mekanizmasını gözler önüne seren Leviathan, güç  ve güce sahiplik meselesini kaybeden/kazanan ekseninde incelemeye imkan tanırken içerisinde barındırdığı birbirinden farklı karakterler ile tartışmanın boyutlarını genişletiyor. İzlediğimiz öylesine gerçek ki, bu gerçeklik altında eziliyor, kapana kısılmış gibi hissediyorsunuz. Yol gösterici, öğütlerle dolu bir filmden çok uzakta, sadeliğin ihtişamıyla bezeli film, yüzlerce yıllık Leviathan metaforuna görmeye hiç de alışık olmadığımız bir perspektiften bakarak hepimizi canavarla yüzleşmeye davet ediyor.

  9. Blade Runner Üzerine Bir Kent / Sinema Analizi

    Blade Runner Üzerine Bir Kent / Sinema Analizi için yorumlar kapalı

    Blade Runner; Ridley Scott’ın 1982 yılında Philip K. Dick’in “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?” adlı romanından uyarladığı ve postmodern kentin sinemadaki yansımasının en net görüldüğü filmlerdendir. Blade Runner, edebiyat uyarlaması olmanın getirdiği alt metin yoğunluğu ve yönetmenin estetik algısı ile bilimkurgu türünün kült filmlerinden olmayı çoktan başarmıştır. Hikayeleme tarzı, set tasarımı ve kullandığı temalar ile kent sinema çoklu disiplin çalışmalarında ilk akla gelen örneklerden birisi haline gelmiştir.

    Film, 2019 yılının gelişmiş ve yenileştirilmiş Los Angeles’ında geçmektedir. Baş kahraman Rick Deckard bir “Blade Runner” olarak kopyaları (replikant) bulmak ve üzerlerinde Voight-Kampff testini uygulayarak kimliklerini ifşa etmektedir. Filmin ana çatısı, insan ve kopyaların durumu üzerine yaratılan şüphenin yanı sıra insan ya da kopyası olmanın yaratacağı ikilik ve olası sorunsallar bağlamında işlemektedir. “Off World”den (Dış Dünya) kaçan 6 kopya L.A sokaklarına vardığında Deckard’ın görevi de başlamıştır. Deckard sırayla tüm kopyaları öldürmek, filmin deyimiyle “emekliye ayırmak!” durumundadır. Kopyaların ise dünyaya geliş amaçları çok farklıdır. Onlar üretildikleri yer olan Tyrell şirketine gelerek kısıtlı yaşam sürelerini sorgulamak ve hatta yaratıcıları -tanrıları- ile istişare ederek bu süreyi uzatmak niyetindedirler.

    Filmde kent, aşırı endüstrileşmenin sonucu olarak çöküntü alanı haline gelmiştir. Artık kente sürekli yağmur yağmaktadır ve güneş neredeyse hiç görülmemektedir. Bu durumu yönetmen bir söyleşisinde sabit yağmurun aslında dramatik yapı için gerekli olan bir tutkal olarak kullanıldığını ve onun yanı sıra 2019 yılında mevsimsel dokuların değişim göstereceğini düşündüğünü ve bunu yansıtmak istediğini söyleyerek açıklamıştır. Yönetmenin bu bakış açısı, kente ve yapılı çevreye dair iyi bir gelecek kurgusunun olası olmadığını da göstermektedir.

    Yaratılan distopyada tabiatın tahribatı da gösterilmektedir. Artık hayvan türleri ortadan kalkmış ve insanlar “Off World” diye tanımladıkları dünya dışı gezegenlerdeki kolonilerde yaşamaya başlamışlardır.

    Film, distopyalarda sıkça görülen sınıf olgusu tartışmasına kentin temsiliyle giriş yapar. Üst sınıf tükettiği kenti alt sınıfa bırakarak yeni yaşam alanlarına taşınmıştır. Geriye kalan ise kopyaların yaratıcısı Tyrell şirketinin kontrolü altındaki ötekilerdir. Kentin kurgulanışında Tyrell Şirketinin önemi çok büyüktür. Şirketin piramit şeklindeki devasa binası aslında zihinlerde tanrısal bir otorite imgesi yaratmaktadır.

    Tyrell’ın devasa şirketine bir şekilde girebilen kopyaların lideri Roy, yaşam sürelerinin kısalığından ve bunun değiştirilmesi gerektiğinden bahsettiğinde Tyrell’in verdiği cevap; “Keyfini çıkarın bunun, iki kat daha yoğun yanan ateş, erkenden söner.” olmuştur. Yoğun yanan ateşin hızla sönmesi adeta küresel dünyanın akışkan zaman ve mekan tasviri içerisinde koşturan bizleri tanımlamaktadır.

    Bir kopya olarak karşımıza çıkan Rachel, filmin dramatik yapısında en önemli yer tutan karakterlerden birisidir. Deckard, Rachel ile Tyrell Şirketine olan ziyareti sırasında tanışır ve Voight-Kampff testini uygular. Rachel duygularını dışa vurmayan oyunculuğu, saçı ve kostümü ile kara filmlerin “femme fatale” karakterlerinin adeta can bulmuş halidir. Ana karakterimiz Deckard ile Rachel’ın kesişmesi filmin anlatı yapısı içerisinde oldukça bilinegelen bir kalıbı devreye sokacaktır. Yaşlı ve artık bu işleri bırakması gerektiğini düşünen Deckard bir amaç edinmiştir. Bu amaç filmin izler kitle ile kurduğu diyaloğun en güçlü parçasıdır. Kopyaları öldürerek hayatını idame ettiren birinin bir kopyaya aşık olması hiç de olası bir durum gibi gözükmese de insandan daha insan mottosu ile yaratılan bu kopyalar, insana dair her şeyi bünyelerinde barındırmaktadırlar.

    Blade Runner gelecekteki kent imgesini, kara film (film noir) ile bilimkurgu öğelerini karıştırarak yaratır. Film, futuristik tasarımı, bilimkurgu ve kara film stili ve estetiğiyle birleştirmektedir. 1940’ların kara film stiline göre giyinmiş karakterler, 2019’ların  sokaklarında cirit atmaktadırlar. Teknolojinin insandan daha insan kopyalar yaratabilecek gelişimine karşı koyarcasına ayakta duran Voight-Kampff testlerinin yapıldığı makineler de oldukça gelişmişlikten uzak bir görüntü sergilemektedirler. Gelecek tasviri yaratılırken teknoloji ile harmanlanan hayatlar belki de filmde hiç görmediğimiz kolonilerde devam ediyordur ancak Dünya istemli bir şekilde çöküntü alanı olarak sunulmaktadır. Film de özgün yapısı ile janrlar arası dolaşımında kendisine Future-noir ismi ile yer bulmuştur.

    Filmde kullanılan binalar, tasarımları ve kent içerisindeki konumlandırılışları dikkate alındığında oldukça önemli bir noktadadır. Binaların çoğunda 20. yüzyılın art deco tasarımları vurgulanırken film içerisinde özellikle üç bina önem teşkil etmektedir. Bunların öncelikli olanı Tyrell’ın evi ve şirketi olan binadır. Tyrell’ın piramit şeklindeki devasa binası Mısır dönemi saraylarının iç mimarisine benzer şekilde dizayn edilmiştir ve filmde güneş ışığının girdiği tek bina olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum distopik sistem okumasında önemli bir nüve olarak görülmektedir. Adeta izleyiciye güneş ışığının bile sınıfsal duruma ve statüye göre alınabileceği bir dünya resmedilmektedir.

    Bir diğer ev ise baş karakter Deckard’ın evidir. Filmde kullanılan ev Frank L. Wright’ın 1924 yılında tasarladığı, Charles Ennis Evi’dir.  Mekanın iç tasarımında filmin bütününde hakim olan mat renkler görülmektedir. Evin dağınıklığının adeta kentin parçalanmış yapısı ile karakterin bölünmüşlüğünün ortak yansıması olarak sunulduğu söylenebilir.

    Son olarak bahsedilmesi gereken bina ise Tyrell şirketinin genetik tasarımcısı J. F. Sebastian’ın yaşadığı binadır. J. F. Sebastian’ın oturduğu ve gelecekteki temsilinde boşaltılmış olarak görülen bina daha önce de bir çok filmde kullanılmış olan Bradbury binasıdır. Binada çokça kullanılmış bir malzeme olan çelik filmin karamsar yapısı için çok uygun bir altyapı sağlamaktadır.

     “Mimari tasarımlar postmodern bir kargaşa sergiler; Tyrell Corporation bir Mısır piramidinin taklidi gibi duran bir binadadır, sokaklarda eski Yunan ve Roma sütunları birbirine karışır. Alışveriş merkezlerinin mimarisinde Maya, Çin, Doğu, Victoria Dönemi İngiltere ve Çağdaş mimariden esintiler vardır.” (David Harvey, Postmodernliğin Durumu)

    Film bu binaları özellikle göstererek kentin ve mimarisinin sinema ile uyumlu yapısını ve filmlerin okunmasındaki önemini gözler önüne sermektedir. Buradan filmin görsel arkaplanına gelindiğinde kent sokakları, binalar ve özellikle kentte yaşayanların durumu ile 2019 yılında Los Angeles artık tam bir distopik kent özelliği sergilemektedir. Şehir artık sanayi sonrası çöküntü haline gelmiş bir yerdir. Sisli havanın ve yağmurun hüküm sürdüğü, bakımsızlığın her yerde kendini belli ettiği bir kent! Altyapı ve temizlik sorunlarının gözler önüne serildiği ve hatta bu durumun artık kentte yaşayan ötekilerin sürekli çöp yığınlarını karıştırdığı ve hatta çöp yığınlarına karıştığı…

    Kent içi kriminal vakalar artmış, tüm sokaklara kadar yayılan çürümenin ardında, üzerlerinde büyük şirketlerin reklamlarının olduğu devasa binalar ya da uçan araçlarla sağlanan bir ulaşım sistemiyle büyük bir teknolojinin olduğu gösterilmektedir. Kentte çok farklı ırklardan insanlar görülebilmektedir. Ancak Çin Mahallesi görsel arkaplanda çokça yer kaplarken filmin işitsel arkaplanına bakıldığında çoklu dil kullanımı görülebilmektedir. Janet Staiger, filmin postmodernist yapısını sadece set tasarımına değil onun haricinde filmdeki çoklu dil kullanımına da bağlamaktadır. Blade Runner da beş dilin kombine edilerek bir kent dili “kentçe” yaratıldığına dikkat çekmektedir.

    Filmde tüketim ve onun getirisi olan mutluluk söylemine karşın kent şiddet ve kanunsuzlukla başbaşadır. İnsanların yerine Tyrell şirketinin de mottosu olan “İnsandan daha insan” fikriyle yaratılan kopyalar hatta David Harvey’in söylemiyle “benzeş”ler üretilmektedir. Bu noktada Jean Baudrillard’ın Simulakra tanımından faydalanmak yerinde olacaktır. “Simulakra artık orijinali olmayan şeylerin kopyasıdır. (Ya da orjinali olduğundan bahsedilemez.)” Filmde de kopyaların üstün özelliklerine bakıldığında gerçek insandan daha insani özelliklere sahip oldukları anlaşılmaktadır. Film postmodern dünyayı gösterirken artık insanların yalnızlık sorunuyla daha sık karşılaşır hale geldiğini, ötekileştirmenin ve ötekilerin yaşanılan dünyanın bir parçası olmak durumunda bırakıldığını göstererek karakterlerin de yaşadıkları kent gibi giderek çürüdüğünü gözler önüne sermektedir.

    Blade Runner aslında bir kent yakarışıdır. Modernist geçmişe olan çokça referans, kara film öğelerinin filme kattığı soğuk hava, kentsel altkültürlerin açığa vurulmasıyla seyirciye estetize bir şok yaşatılmaktadır. Film, artık sadece seyircilerin, film karelerinin gücünü görüp etkilendiği, dramatik yapının içerisinde savruldukları bir görsellik değildir. İlk çekildiği gün itibariyle, seyircinin izlediği, postmodern kentin geleceğini çok iyi öngören bir kent tasavvurudur.

    ”Blade Runner esnek üretim ve zaman-mekan sıkışması bağlamına yerleştirilmiş, postmodernist temaların sinemanın elindeki bütün hayali olanaklar kullanılarak ele alındığı bir bilim kurgu meselidir. Filmin final sahnesi açıkça (otoritelerce hoşgörüldüğüne dikkat çekeceğimiz) bir kaçış edimidir. Kopyaların yaşadığı korkunç kaderi de, harap, sanayisizleşmiş, çürüyen bir postmodern dünyanın dökülen sokaklarında karıncalar gibi yaşayan insan kitlesinin boğucu koşullarını da aynı bırakır.” (David Harvey, Postmodernliğin Durumu)

     

    *Bu metin yazarın “Kent Planlama ve Sinema Bağlamında Distopik Filmler Üzerinden Kent Okumaları” isimli lisans bitirme tezinden alınmıştır.

  10. Çocuklarınızla İzleyebileceğiniz 8 Kısa Film

    Çocuklarınızla İzleyebileceğiniz 8 Kısa Film için yorumlar kapalı

    Dum Spiro (2011, ESMA Öğrencileri, Fransa)

    Film bir elçinin önemli (!) bir notu diğer lidere iletme çabasını “slapstick” komedi unsurları ile birlikte harmanlayarak sunuyor. Filmin asıl karakteri ise ne elçi ne de mesajın alınıp iletildiği insanlar değil, mesajın iletileceği kampın yolunun üstündeki ormanda yaşayan bir ayı. Elçi mesajı ulaştırmak için yolunun üstündeki ayıyı geçmek için her şeyi deniyor. Fransız güzel sanatlar okulu öğrencileri de oldukça eğlenceli bu hikayeyi animasyon bir kısa film şeklinde sunuyor.

    https://vimeo.com/51478122

     

    Le Ballon Rouge (1956, Albert Lamorisse, Fransa)

    İkinci Dünya Savaşı sonrasının Paris sokaklarında geçen film, başrolündeki küçük Pascal’ın kırmızı balonu ile olan arkadaşlığını aktarırken öylesine gerçek ve içten anlar yaratıyor ki filmi izledikten sonra balonla oynadığınız zamanlar tek tek gözünüzün önünden geçiyor. Teknoloji ve değişen dünya ile birlikte sokakta oynayan çocukların neredeyse tükendiği zamanımızda geçmişe dair hoş bir yolculuğa çıkacağınız Le Ballon Rouge, Cannes ve Oscar’dan ödülle dönmüş bir film.

    https://youtu.be/SnPVX9t5S-M

     

    Marry Me (2008, Michelle Lehman, Avustralya)

    Tropfest 2008’in kazananı bu kısa film stilize görselliği ve renkleriyle seyircisini anında yakalıyor. Küçük büyük ayırt etmeksizin herkesin seveceği Marry Me küçük bir kızın mahallenin bisikletli çocuğuna aşık olma hikayesini en naif şekilde anlatıyor. Bu sıcacık kısa filmin bisikletsever tüm çocukları yakalayacağı kesin.

    https://youtu.be/XFdbZHMBxfg

     

    Ormie (2010, Rob Silvestri, Kanada)

    4 dakikalık kısacık süresine rağmen saatlerce kahkaha attırabilecek yapıdaki bu kısa film, küçük bir domuzcuğun buzdolabının üzerindeki kurabiye kavanozunu almaya çalışma hikayesini anlatıyor. İzleyen çocuklarda tekrar izleme isteği uyandıracak film, kısa film sevdirmek için çok iyi bir başlangıç olabilir.

    https://youtu.be/EUm-vAOmV1o

     

    Paperman (2012, John Kahrs, ABD)

    Disney yapımı film, diyalogsuz ancak bol olay kurgusuna dayalı yapısı ile izleyenleri cezbediyor. Gri dünyasında oldukça rutin işleriyle boğuşan karakterimizin karşısına hayatına renk katan bir kadın çıkar. Artık devreye “aşkın büyüsü” girecektir. Oscar ödüllü animasyon her yaştan izleyiciye hitap ediyor ve oldukça eğlenceli zaman geçirmenin garantisini sunuyor.

    https://youtu.be/l6QR3NVUQuI

     

    The Incident at Tower 37 (2009, Chris Perry, ABD)

    Kule 37 su taksimi yapan bir depo ancak suyu üzerinde bulunduğu gölden çekiyor. Gölde yaşayan canlıların hayatlarını kurtarmak için tek çareleri ise kuleyi işlevsiz kılmak. Ancak bunun için oldukça küçük olan göl canlılarının mücadelesini izleten film insan-doğa ekseni arasında dolaşırken doğayı tahakküm altına almaya çalışan insanoğlunun bencilliği ile bizi karşı karşıya bırakıyor.

    https://youtu.be/oykNIuQLcoc

     

    Zero (2010, Christopher Kezelos, Avustralya)

    Çocukların üzerlerinde rakamlarla doğduğu, toplumsal değerlerinin buna göre belirlendiği bir dünyada “0” olarak doğan bir çocuğun ayrımcılık ile mücadelesini odağa alan film, çocukların üzerine düşünmesi gereken oldukça sınır bir konuyu yarattığı masalsı dünya içerisinde sunarak görevini çok iyi şekilde yerine getiriyor.

    https://youtu.be/LOMbySJTKpg

     

    3×3 (2009, Nuno Rocha, Portekiz)

    Basketbol üzerine bu kısa film, temizlik görevlisi ile güvenlik görevlisi arasındaki çekişmeyi anlatıyor. İyi basketbol oynayan güvenlik görevlisi temizlik görevlisine meydan okuyor. Ancak temizlik görevlisinin ilk denemesi pek de iyi geçmiyor. Bundan sonra ise temizlik görevlisi sayı atabilmek için oldukça sıkı bir şekilde çalışmaya başlıyor. Çalışarak başarılamayacak hiçbir şeyin olmadığını eğlenceli bir şekilde anlatan film festivallerden çokça ödülle dönmüş.

    https://youtu.be/dyIFohEjkyM