Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz



Japonya’nın ünlü yönetmenlerinden Kinji Fukasaku tarafından ustaca kotarılan 2000 yapımı Battle Royale için distopik bir gençlik filmi demek yerinde olacaktır. Distopya filmleri dendiğinde ilk anda akıllara düşmeyen film, yakın gelecekte Japonya’nın finansal krizde olduğu ve bu durumun birçok sorunu da beraberinde getirdiği bir dönem portesi çiziyor. Ülkenin çöküntü halindeki sosyo-ekonomik koşulları içerisinde gençlerin sisteme karşı duran ve giderek asileşen tavırlarını engellemek ve çocukları üzerinden ailelere göz dağı vermek için “Battle Royale” adlı bir yasa yaratan devlet, her distopyada olduğu gibi kontrol mekanizmasını güçlendirmiş durumda. Yasa ise oldukça basit; her yıl binlerce lise arasından seçilen bir sınıf öğrenci, bir oyun oynamaya zorlanır. Ölümüne bir oyun. Oyunu sadece bir kişi kazanabilecek ve kurtuluşunu kendi inşa etmiş olacaktır.

Buradan filme bir ara verip, biraz ütopya ve distopya kavramlarına odaklanalım. Genel kanı ütopyanın olası en iyiyi temsil eden yer olduğu yönündedir. Lakin kelimenin kökenine inildiğinde “eu” (iyi) ve “ou” (yok) ön eklerinin “topia” kelimesine eklemlenmeleriyle ile ortaya çıkan kelimenin anlamı, iyi ve yok yer demektir. Yani varlığı mümkün olmayan en iyi yerden bahsedilir. Bu kabulle bakıldığında her bireyin ütopyası farklıdır, ortak bir ütopya inşası neredeyse imkansızdır. Çünkü herhangi biri için muazzam bir dünya tasarısı bir başkasının kabusu olabilir, keza günümüz dünyasına bakıldığında bu durumun gerçekliği yüzlerimize de çarpmaktadır. İşte tam bu sebeptendir ki her ütopyanın kendi distopyasını da ortaya çıkarabileceği tezini sunabilmektedir.

Battle Royale filmine döndüğümüzde ıssız adaya götürülen ve boyunlukları takılan gençler, devlet eliyle bir ölüm oyunu oynamak zorunda bırakılmıştır. Ada, distopya edebiyatı ve sinemasında çokça kullanılan bir alandır. Doğası gereği kaçmanın zorluğuna ve kontrol etmenin kolaylığına sahip oldukları için gerek imaj gerek metin çözümlerinde oldukça sağlam bir altlık sunar. Filmde adanın her yerine yerleştirilen kameralar ve boyunluklarındaki mikrofonlar ile tüm genç kurbanlar takip edilebilmektedir. Bu sayede örgütlenmeleri, “oyunu” bozacak herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmektedir. İngiliz toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishanenin her alandan gözlenebilen yapısından alan ve “Bütünü Gözlemek” anlamına gelen Panoptikon fikri filmin de anlatı diline sirayet etmiş hatta dramatik yapı kurgusunda -karakter analizi ve açmazların yaratılması aşamalarında- önemli noktada yer almaktadır.

HAYATTA KALMAK İÇİN HAYAT ALMAK

Okul gezisi sonrasında kendilerini bir odada yarı baygın şekilde bulan gençler ölüm oyunun içerisinde olduklarını, bu sene devlet tarafından seçilen sınıfın kendilerinin olduğunu eski öğretmenleri Kitano-Sensei tarafından öğrenirler. Kitano-Sensei daha öncesinden okulda Nobu isimli öğrencisi tarafından bıçaklanmış sonrasında da okulu bırakmıştır. Bu oyunun yürütücülüğünü yaparak gençlerden intikam alma şansı elde etmiştir. Oyunun kurallarını anlatmaya başlamadan gençler arasında panik ve endişe boy göstermiş ve serinkanlı duramayanlardan bir kaçı Kitano-Sensei tarafından daha oyun başlamadan “şov” maksadıyla öldürülmüşlerdir. Sınıf arkadaşlarının ölümüyle yüz yüze gelen gençler oyunu kabullenme evresine geçmişlerdir. “Bugünkü dersiniz diğerinizi öldürmek.” açıklaması ile artık, hayatta kalmak için hayat almaları gerektiğini tam anlamıyla algıladıkları an’a tekabül etmektedir!

Ölümün, öldürmenin ne denli zor olduğu etik kurallar dahilinde zihinlerine kazınmış gençler için ilk defa en yalın haliyle ölümle karşılaşmak yanında bir dizi cinnet anı ile gelecektir. Bu süreç içerisinde kendini yüceltip öldürmeye hızlı bir şekilde başlayanlar kadar sınıf arkadaşına bunu yapamayacağını düşünüp intihar edenler de bulunmaktadır. İntihar ederek ölümden değil öldürmekten kaçtıklarını gördüğümüz gençler, yerine ulaşmayacak da olsa bir mesaj yolluyorlar: Genç olmak, kaybetmenin de kazanmanın da en uçlarında olmak demek.

Filmde rüya ve anı sahnelerine rastlıyoruz. Kurgu bütünlüğü şimdiki zaman içerisinde yaşanmayan bu kesitlerle tamamlanıyor. Daha öncesinde basket oynarken yaşadıkları sevinçlerini gördüğümüz gençlerin bir sahne sonrasında rahat hamlelerle birbirlerini öldürmelerine şahit oluyoruz. Ortak edildiğimiz her cinayet sonrasında tüm ölüleri bize gömdürüyor adeta yönetmen.

SINIRLAR VE SINIRDAKİ KARAKTERLER

Ana karakterimiz Shuya Nanahara, annesi tarafından daha 9-10 yaşlarında terkedilmiş, babası ise intihar etmiş genç ve sınıfının sevilen erkeklerinden. Küçük yaşından itibaren bir çok konuda omuzlarında oldukça ağır bir yük taşıdığını ise biz seyirciler, babasının intihar etmeden evvel tuvalet kağıdına tekrarlı bir şekilde yazdığı cümlelerden anlıyoruz: “Hadi Shuya, başarabilirsin Shuya, hadi…”

Shuya’nın yakın arkadaşı Nobu ise şiddete eğilimi olduğunu anladığımız öfke kontrol sorunları olan bir yeniyetme. Kitano-Sensei ile yaşadığı bıçaklama sorununun üzerine böylesi bir ölüm oyunu içerisinde kendini bulduğunda bir çıldırış anı yaşıyor ve oyun başlamadan süreci kötü etkileyebileceği düşünülerek öldürülüyor.

Noriko ise iki yakın arkadaş Shuya ve Nobu’nun ortak olarak hoşlandığı sınıfın güzel kızı. Ancak gençlik yıllarında yaşanılan çoğu aşk üçgeni gibi Noriko’dan hoşlandığını ilk söyleyen Nobu oluyor ve Shuya’ya ise duygularını gömmek kalıyor. Fakat Noriko cephesinde durum farklı, o en başından beri Shuya’dan hoşlanıyor. Noriko ile Shuya’nın öldürmeyi reddederek oradan oraya savrulması çatı hikayeyi oluşturuyor. Filmde, Noriko ve Shuya gibi birçok gencin aşk için ölümü göze alma hikayelerine çengel atıyor ve film boyunca takipçisi oluyoruz. İlk gençlik aşkları için neler yapabilindiğini bu ölüm oyunu daha da netleştiriyor. Aşkından ölmek deyiminin en gerçek halini izlerken buluyoruz kendimizi.

Rüya sahnelerinden en önemlisi Noriko’nun gördüğü denilebilir, Kitano-Sensei ile birlikte “romantik” bir yürüyüşe çıktığını gören genç kızın rüyasında oldukça huzurlu görünmesi bilinçaltının derinliklerinde yatanları sorgulamamıza sebep oluyor. Öğretmeninden etkilenen genç bir kız izlenimine kapıldığımızda yönetmenin ağlarını incelikle ördüğü tuzağa düşmüş bulunuyoruz.

Ölüm oyununu oynamak için kendi istekleri ile sınıfa transfer olan Kawada ve Kiriyama ise filmde iyi/kötü dengesini kurmak için varolan karakterler diyebiliriz. Kiriyama tam bir ölüm makinesi olarak sunulurken, Shuya ve Noriko ile yolları kesişen Kawada, çiftimizi kolları altına alıyor. Kiriyama’nın hikayesinde istemli boşluklar bırakan yönetmen salt şiddetin adeta beden bulmuş haliyle önemli dramatik anlar yaratıyor. Kawada’nın hikayesinde ise, geçtiğimiz yıllarda ölüm oyununa seçilen sınıfın kazananı/kurtulanı olduğunu ve kız arkadaşının kollarında öldüğünü öğreniyoruz. Shuya ve Noriko’ya olan korumacı tavrına yabancılaşmaktan uzaklaşıyor ve tüm taşları yerli yerine oturtabiliyoruz.

Sınıftaki tüm gençler bir şekilde gruplara bölünürken Mitsuko isimli genç kızın tek başına gözünü kırpmadan nefret saçarak ölüm oyunu içerisinde kendine yer açtığını gözlemliyoruz. Bu şekilde bir yan hikaye anlatısının altından, çocukluk yıllarında babasının tacizine uğrayan annesinin gözleri önünde babasını öldüren bir karakter çıkıyor. Mitsuko’nun hikayesi özel alana odaklanıyor, sessiz sedasız yaşanan trajedinin sonuçlarını izlerken buluyoruz kendimizi. Yaratılan distopya  her anlamıyla çocukluk/gençlik ile yetişkinlerin çatışmasını anlatıyor. “Yetişkinlere asla güvenmedim. Ya kaçtılar ya öldüler.” diyen Shuya, durumu en duru haliyle özetliyor.

Sınırlar, devlet eliyle hem coğrafi hem de zihinsel dayatmalarla şekillendirilirken sınırdaki karakterlerin çırpınışları, çatışmaları, aşkları ve nefretleri kocaman bir 2 saate dolduruluyor. Kapana kısılmışlık hissi karakterlerin hareketlerinden, cümlelerinden izleyicilerin zihinlerine akıyor. Derin derin nefes alma isteği yerini kesik kesik nefes alıp vermeye bırakıyor. Neredeyse tüm gençlik problemlerine gerek ana hikaye üzerinden gerek ise yan anlatılarla odaklanmayı başarabilen film, heyecanların gizlenemediği, hırsların ve kurbanların acımasızca cezalandırıldığı, dur durak bilmeyen öfke dağılımının ekranı kan revan içerisinde bırakmasına imkan tanırken gözünü de budaktan sakınmıyor.

KAN KIRMIZI MİZAH

Distopik filmlerin karanlık atmosferlerine uygun şekillenen mizahi bir dile aşinayız. Ancak Battle Royale’de kara mizahın sınırları aşılıyor ve kana bulanık bir dille tanışıyoruz. Takeshi Kitano etkisi diye bahsedebileceğimiz bu mizah, usta oyuncunun -aynı zamanda yönetmen- neredeyse içerisinde bulunduğu her filme kattıklarından biri. Ancak Kinji Fukasaku filminde bu temele dayanarak çıtayı yükseklere taşıyor. Daha filmin açılış sekansında, bir önceki ölüm oyununun kazananının araç kortejiyle getirildiği sahnede bir gazetecinin ağzından şu cümleler dökülüyor, “Kazanan bu kez bir kız, evet gülüyor, evet kesinlikle gülüyor.” Sonrasında eli yüzü kana bulanmış genç kız yakın planda gösteriliyor ve kamera daha da yakınlaşıyor. Bu sahne ile bir gülümsemeden korkmanın ne demek olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

FİNAL

Kinji Fukasaku’nın kıvrak kamerası çarpıcı planlarıyla birleşiyor ve hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir kült film ortaya çıkarıyor. Yönetmenin uç olanı anlatmaktan çekinmemesi, böylesi bir distopya evreninde gerektiği gibi şiddeti kullanması, cesaretini perçinliyor ve çekildiği dönemde ülkesinde büyük tartışmaların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Estetik arayışı içerisine konumlandırdığı romantizm ve şiddet farklı bir sinemasal hazzı beraberinde getiriyor. Noriko’nun Kitano-Sensei’yi gördüğü rüyanın aslında bir öngörü olarak sunulduğunu ve finali müjdelediğini Kitano-Sensei’nin Noriko’ya olan garip aşkını öğrendiğimizde anlamlandırıyoruz.

Filmin finaline gelindiğinde Kitano-Sensei’nin ölümü sonrasında başlayan kaçışlarının hiç bitmeyecek olduğunu ekrana yansıyan Shuya ve Noriko’nun fotoğraflarının altında yazanlar netleştiriyor. “Shuya ve Noriko cinayetten aranıyorlar.” Devlet olanları istediği gibi göstererek kurguladığı sistemin sorunsuz çalışmaya devam etmesini garanti altına alıyor. Gençler devlet eliyle öldürülüyor ancak kana bulanan eller yine gençlerin oluyor.

Comments are closed

Second Mother: Mesafenin Bağladıkları

Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam

Mommy: İç Açıları Kestirilemeyen Bir İlişki Üçgeni

Filmekimi 2015’te Görülmesi Gereken 10 Film

Din ve Ölüm İlişkisine Kadın Gözüyle Bakmak: Peki Şimdi Nereye?

Battle Royale: Bugünkü Dersinizde En Yakın Arkadaşınızı Öldüreceksiniz

34.İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken 12 Film

Bir “Canavar Devlet” Panaroması Olarak Leviathan

Blade Runner Üzerine Bir Kent / Sinema Analizi

Çocuklarınızla İzleyebileceğiniz 8 Kısa Film